Param olsaydı kadifeden ve ayakları demirden bir masa yaptırırdım. Ne de olsa her geçen gün katılımcılar artıyor, gelirler katlanıyor. Yarışmalar, turnuvalar ve sevinen mutlu maceraperest insanlar… Çalışmak yalnızca harcamak, harcamak yalnızca eğlenmek, eğlenmek yalnızca çalışmak için. İş disiplini, zaman zaman kız çocuğu gömmek, zaman zaman iki salla bir yapıştır toplara vurmak. Basit, detaysız, telaşsız ve hazımlı bir yaşam. Bir erkek daha ne ister! Doğru cevap: erkek çocuk.
Geçen gün yeni bir fikir aklıma geldi ve bunu uygulamaya koymadan ölmek istemem diye düşündüm. Ama her halükarda ve mütematiyen ölmek istediğimi düşündüğüm için bu düşüncemden de hemen vazgeçtim. Her gün, her akşam, bilhassa da cuma akşamları fevkalade keyifle yürüttüğümüz bilardo oyunumuzda eldeki tanrılarımızı bir oraya bir buraya savuruyoruz. Uzza bir köşeye Menat bir köşeye olacak şekilde birbirlerine momentum aktarmaktan başka bir yaratıcılık ya da aktarıcılık görevi üstlenemeyen bu cansız ilahi parçacıklarımıza neden böyle davrandığımızı anlayamadım. Bu tanrılarımız yerine sokaktan üç beş taş bulup onları yontup top şekline getirip onları çok daha saygılı bir oyun sürdürmez miyiz diye düşünüp harekete geçtim. O akşamki oyunculardan Ehad abiye bir sordum:
—Ehad abi, biz neden tanrılarımızla bilardo oynuyoruz. Onlara taparken saygı duymamız gerekmiyor mu? Geçen gün de şu tanrıları dizip mangal altlığı yaptığını gördüm.
— Evladım, biz atalarımızdan babalarımızdan ne gördüysek onu yaparız. Ben, şahsen, kafası basmayan, cahil, at gözlüklerini takmış, taassup sahibi mutaassıp bir adamcağızım. Bunu bilse bilse İhram Hanım bilecektir. Ona sorabilirsin.
— Anladım Ehad abi, daha önce hiç benim gibi düşünen olmadı mı yoksa ben bir öykünün içine mi düştüm?
— Evladım, biz senin gibi düşünen insanları ya Yassıada köprüsünde astık ya da Ezhel konserinde yaktık. O yüzden senin de gideceğin yol belli. Benim yapabileceğim bir şey yok. İhram Hanım en iyisini bilir.
— Şükran ederim Ehad abi, dedim ve düşünceli gözlerle o akşamki eğlenceden ayrıldım. Biraz sorup soruşturduktan sonra İhram Hanım’ın evinin nerede olduğunu öğrendim. Bir çırpıda, iki adımda, üç nefeste oraya vardım. Kapıyı çalacaktım fakat kapı yoktu. İçeriye giriverdim. Tek odalı bir evdi burası, odanın da en köşesinde oturmakta olan yaşlı mı yaşlı bir kadın vardı. Ona doğru yaklaştım, sessizlik beni korkutmuştu:
— Selam ve selametle, İhram Hanım siz misiniz?
— Aile ve kolaylıkla, benim buyur.
— Size bir fikir sunmaya geldim. tüm bu mutaassıp civarın başı sizmişsiniz.
— Doğrudur.
— Sahiden, kız çocukları gömülüyorken siz nasıl kadın başınıza lider olabildiniz?
— Bunu mu soracaktın? dedi sinirli bir şekilde.
— Yok, sadece şimdi merak ettim.
— Ben aslında erkeğim, yani erkektim. Kendi kimliğimi ve hislerimi fark edince cinsiyet değiştirme ameliyatı yaptırdım. Bursa’da yapıyorlar bu ameliyatı, bir çırpıda döndüm. Sonra buraya geri döndüm. Fakat ameliyata kadar zaten lider olmuştum. Öyle kalmış oldu. Buralarda kazanılan hakka dokunulmaz.
— Anladım, ilginçmiş.
— Değil, Ehad amcanı biliyorsun?
— Evet.
— O da esasında kız çocuğuydu. Babası gömülmesin diye hem yaşını büyüttü hem de ameliyat yaptırdı.
— Evet, duyduğum iyi oldu. Peki, asıl merak ettiğim şeyi sorsam? Bırakalım şu taşak muhabbetini.
— Elbette, buyur evladım.
— Biz şimdi her gece bilardo oynuyoruz malum. Fakat tanrılarımızla oynuyor olmamız beni çok kötü hissettiriyor. Acaba tanrılara yalnızca tapsak ve bilardo toplarımızdan medet ummasak olur mu? Ben arkadaşlarımda etraftaki taşlardan yeni toplar yaparım.
— Yerinde olsam hayatta kalmak için zekana güvenmezsin evladım. Böyle bir durumu bir düşünmedik mi sanıyorsun? Ben her gece bunları düşünüyorum ve tanrıya sığınıyorum.
— Hangi tanrıya sığınıyorsunuz?
— Sığınmada fark etmiyor. Fakat her gece neyi doğru neyi yanlış yapıyoruz diye düşünüyorum. İnsanlar hep eleştirir bunu unutma. Bize cahil diyorlar, sığ zihinli ve yobaz diyorlar. Bunlarla nasıl başa çıkılacağını bilir misin sen? Bir tek ben bilirim, o yüzden buradayım. Evladım, sen böyle sorgulamaları bırazk ve oyununu oyna.
— Anladım fakat yine de sokak taşlarını oynamak bana daha saygılı geliyor. Belki de böylelikle bize ileride cahiliye devrindeki insanlar demezler.
— Evladım, tanrıları da zaten sokak taşlarından yaptık. Hatta makinesini bile yaptık. İçine birkaç parça taş atıyorsun, pürüssüz bir şekilde top tanrıyı sana veriyor. Elin adamları her şeyi düşünmüş. Bu nedenle sen kafanı yorma, biz bir şekilde çözüm buluyoruz. Sen annenin sözünden çık, babanın sözünden çıkma. Haydi selametle dedi. Ben de hiçbir şey demeden üzgün bir şekilde evi terk ettim. İnat etmiştim, bu insanlara rağmen gece ortalıkta kimse yokken o bilardo taşlarıyla sokak taşlarını yer değiştirecektim. Böylelikle insanlar neye tapıp neyle oynamalarını gerektiğini öğrenmeden uygulayacaklardı.
Hışımla, haşmetli bir şekilde meydana geldim. Birkaç taş toplardım, onları yontmam birkaç saatimi aldı. Ne de olsa taş devrinden bize kolektif bir bellek aktarılmıştı. Herkes uyurken ve sokak lambaları dahi epey loşken meydandaki bilardo masasını buldum ve taşları değiştirdim. Tanrıları da meydandaki tahta yapının dibine diğer tanrıların yanına koydum. Artık tanrılar, tanrılara emanetti.
Birkaç gün boyunca insanları izledim. Kimse değişimin farkında değildi. Sanırım cahiliye devri bu demekti, insanın tanrısını alıp yerine taş koysan da umrunda değildi, farkına varamazdı.
Ta ki cuma akşamı büyük turnuva başlayana kadar. Ehad abi tebeşirlediği ıstakasıyla haşmetli bir vuruş yaptı. Fakat benim yonttuğum sokak taşları pürüzsüz fildişi tanrılar gibi gitmiyordu; masada sağa sola yalpaladılar, momentum saçmaladı, geometrinin canı cehenneme gitti. Toplar deliğe girmek yerine masadan dışarı fırlayıp Ehad abinin nargilesine çarptı. Ortam gerildi. Kimse “Tanrılarımız çalınmış!” demedi, herkes “Masanın ayarı kaçmış, tanrıların falsosu bozulmuş!” diye bağırmaya başladı.
Tam kavga çıkacakken İhram Hanım içeri girdi. Masadaki yamuk yumuk sokak taşlarına ve ellerindeki ıstakalara baktı. Bilgece bir iç çekip eline o pürüzsüz, bembeyaz ıstaka topunu aldı. Havaya kaldırdı:
— “Görüyorum ki masada çokluk olduğunda bokluk çıkıyor,” dedi. “Salak bir toplum olduğumuz için bunu şu anda fark ediyoruz. Bu renkli, sağı solu belli olmayan putlar birbirine çarparak bizi felakete sürüklüyor. Çözümü buldum. Bu yamuk taşların hepsini deliklere süpüreceğiz. Bundan sonra masada sadece bu kusursuz, her şeye yön veren, hepsine momentumunu bahşeden Tek Beyaz Top kalacak. Ve biz sadece ona vuracağız.”
Herkes büyülenmiş gibi diz çöktü. Ehad abi ağlayarak ıstakasını kırdı. Ben ise köşede durmuş, insanları düz sokak taşlarıyla oynatarak aydınlatmayı umarken, dünyadaki ilk monoteist tarikatını kurmuş olmanın dehşetiyle masaya bakıyordum.
Bartu Küçükçağlayan, Şişhane/İstanbul, 2011.


Yorum bırakın