Christopher Nolan, sinema salonlarının o mukaddes büyüleyiciliğini koruma misyonunu bu kez insanlık tarihinin en köklü anlatısı olan Odysseia ile taçlandırıyor. Karşımızdaki yapım, yönetmenin alışılagelmiş kronolojik labirentlerinden ziyade, hakiki bir sefer ve iyi bir serüven.
1. Zamanın Eğrilmediği, Mitin Rasyonalize Edildiği Bir Yolculuk
Uyarlamalar her zaman soru işaretleriyle beraber gelmiştir. Sadık kalmak ya da yaratıcı yaklaşmak her zaman taraftarları ve karşıtları ile ön plana çıkar. Hele ki, The Odyssey gibi çok detay, yan karakter, gerçeküstü ögeler ve fazlaca olay barındıran bir eseri uyarlamak çok daha zordur. Belki de gerek yoktur.
Vizyon öncesi estirilen “Nolan hikayeyi darmadağın edecek” yahut “tarihi gerçekliğe sadık kalınmadı” şeklindeki fırtınaların aksine, karşımızda vakalara epey sadık bir eser duruyor. Nolan’ın asıl imzası, zamanı eğip bükmekten ziyade, mitolojik olanı marazi bir psikolojiyle ve rasyonel bir zeminde yeniden üretmesinde gizli.
- Beşerileştirilen Tanrılar: Olimposlular bu filmde cisimleşmiyor. Tanrıça Athena (Zendaya), Odysseus’un zihnindeki bir vicdan azabı, adeta bir vehim ve halüsinasyon gibi tezahür ediyor. Tanrıların fiziki müdahalesinin olmayışı, insanı kendi trajedisiyle baş başa bırakan modern bir tercih.
- Epizodik Bir Akış: Kitabın o meşhur, kahramanın ağzından dinlediğimiz geriye dönüşlü yapısı, filmde de muhafaza edilmiş. Ancak bu sadakat, beraberinde sinematik bir hantallığı da getiriyor. Hikayenin her durağına uğrama gayreti, bazı sahnelerin aceleye gelmesine sebep olmuş. Örnek olarak Helen’e, köpek Argos’a ya da Athena’ya ayrılan süre verilebilir.
Belki de her şeyi tek bir filme sığdırma hırsı yerine, tek bir episoda (mesela o tekinsiz Kirke bölümüne) odaklanmak, çok daha yaratıcı ve derinlikli bir senaryonun önünü açabilirdi. Başta dediğim gibi, bu eseri uyarlamak çok riskli bir karar. Çünkü, mutlaka ya acele etmeniz ya bazı kısımları atlamanız ya da filmi 4-4.5 saat yapmanız gerekir. Nitekim, özellikle filmin en zayıf kısmı olan, amatörce kurgulanmış ilk yarım saati bu acelecilikten ileri geliyor.
2. Ticari Endişelerin Gölgesinde Kaybolan “Gri” Odysseus
Homeros’un Odysseus’u; kurnaz, bencil, yalan söylemekten haz alan ve karısı Penelope’yi evde bekletirken Kirke ve Kalipso’nun yataklarında yıllarını geçirmekten imtina etmeyen, edebiyat tarihinin ilk büyük gri karakteridir.
- Temizlenmiş Bir Kahraman: Matt Damon’ın performansı ne kadar takdire şayan olsa da, canlandırdığı karakter mitleştirilmiş bir “iyi aile babası” kalıbına sıkıştırılmış. Kalipso ve Kirke ile yaşananlar ahlaki birer zaaf olmaktan çıkarılıp adeta “mecburi birer durak” haline getirilmiş. Hollywood’un geniş kitleleri ürkütmeme ve ana akım kahramanı yaratma çabası, karakterin o köşeli, tekinsiz ve insanı cezbeden karanlık taraflarını törpülemiş. Yalnız burada kitapta böyle olduğu için aynı şekilde aktarılsa daha iyi olur demiyorum, baş karakteri “saf iyi” ya da “savaş mağduru” bir karakter olarak görmenin bir problem olduğuna değiniyorum. İyi bir sanat eseri, ancak gerçek hayat gibi grilikler barındırıyorsa niteliklidir.
- Karton Kötülükler: Robert Pattinson’ın Antinous performansı görsel olarak ne kadar tekinsiz dursa da, karakterin motivasyonu maalesef o “Hollywoodvari saf kötü” şablonunu aşamıyor.
- Harcanan Kadın Figürler: Helen (Lupita Nyong’o) çift rolde oynatılmasına rağmen hikayesi o kadar hızlı geçiyor ki, bu tercih sinematik bir derinlikten ziyade adeta sembolik bir jest olarak kalıyor.
3. Ritmik Kusurlar ve “Savaş” Didaktizmi
Filmin süresi (yaklaşık 3 saat) her ne kadar uzun olsa da, bazı kısımlarda hissedilen acelecilik filmin ritmini zedeliyor.
- Süre Dengesi: Odysseus’un dilenci kılığında Penelope ile konuştuğu sahne lüzumundan fazla uzatılmışken; sadık köpek Argos’un ölümü yahut Telemachus ile kavuşma anı gibi seyircinin kalbine dokunacak o muazzam duygusal eşikler çok hızlı geçiştiriliyor. Tom Holland’ın donuk performansı da bu duygusal mesafeyi ne yazık ki derinleştiriyor.
- Kansız Savaşlar ve Sırıtan Mesajlar: Savaş sahneleri görkemli fakat fazlasıyla steril ve kansız. Bu sterilizasyon, filmin sürekli altını çizdiği “Savaş insanı canavarlaştırır” ve “Medeniyetimiz çöküyor” şeklindeki didaktik hamaset mesajlarıyla birleştiğinde, özellikle finalde göze batıyor. Nolan’ın parmağını seyirciye sallayarak verdiği bu “yeni bir medeniyet kuruluyor” mesajı, antik trajedinin o vakur ağırlığıyla pek bağdaşmıyor.
4. Günümüz Sinemasının Teknolojik Zirvesi: Görsel ve İşitsel Şölen
Tüm bu senaryo zaaflarına rağmen, The Odyssey’i büyük bir perdede izlemek kelimenin tam anlamıyla harika bir tecrübe.
- Fiziki Istırap: Geminin o dalgalarla boğuştuğu sahnelerde salonda adeta sallandığınızı, karakterlerle birlikte o fiziki acıyı ve çaresizliği çektiğinizi hissediyorsunuz. Canavarların dijital birer oyuncak gibi değil, fiziksel birer tehdit olarak tasarlanması harika.
- Bir Şaheser Olarak Kirke: Kirke sahnesi, şüphesiz filmin en yüksek noktası. Atmosferin o tekinsiz gerilimi, insanın tüylerini diken diken eden o beden dehşeti tasviri seyirciyi perdeden içeri çekiyor.
- Müziğin Kudreti: Antik tınılar, modern bir gerilimle harmanlanan müzikler ve kusursuz ses tasarımı, filmi korku ile hüzün arasında mekik dokuyan devasa bir atmosfere kavuşturuyor. Anne Hathaway’in her sahnesinde devleşen Penelope performansı da bu atmosferi oyunculuk bazında zirveye taşıyor.
Hülasa
Nolan, antik destanı kendi sinematik süzgecinden geçirirken bazı ticari tavizler vermiş olsa da, ortaya sinemada izlenmesi keyif verecek bir eser koymuş. Filmin o sürükleyici, kesintisiz temposunun hakkını vermek adına, sinema salonunda herhangi bir ara vermeden tek celsede izlenmesi gerektiği kanaatindeyim; zira verilecek bir ara, bu devasa seyahatin yarattığı o klostrofobik büyüleyiciliği zedeleyecektir. Ayrıca, sinemanın ses sistemi, perde boyutları ve renk kalitesi filmden alacağınız keyfi direkt etkileyecektir/etkilemiştir. Fakat günün sonunda bu film, sinema perdesinde yaşanacak büyük bir macera.
Eminim ki, Homeros yaşasaydı – ya da gerçekten yaşamış bir insansa ve bu eseri kaleme aldıysa-, bu tercümeyi epey beğenirdi.


Yorum bırakın