kültür ve sanat içerikleri


Boşa Geçmiş Bir Ömür

“Ey nefisperest insancık! Bil ki; şu kâinat denilen kitab-ı kebirin her bir harfi, sâni-i zülcelal’in esma-i hüsnasına birer pencere-i nurludur. Bak! Zemin yüzünde her bahar mevsiminde açılan çiçekler, birer mührü-ü ehadiyet oldukları gibi; sema yüzündeki kandiller dahi zât-ı kibriya’nın azamet-i kudretine şehadet ederler. Madem her bir mevcudat, lisan-ı hal ile ‘Lâ ilâhe illâ Hû’ zikrini ilan ediyor; sen dahi ey gafil insan, şu fâni dünyada beka peşinde koşmak yerine, iman-ı tahkikînin nuruyla münevver olup saadet-i ebediyeye müteveccih olmalısın. Zira, felsefe-i sakîmenin karanlıklı gözlüğüyle bakarsan, kâinatı bir matemhane-i umumi görürsün; fakat iman gözüyle baksan, her bir mevcudatı birer musahhar memur ve her bir hadiseyi birer mektub-u Rabbânî bulursun.”1

Korku eşsizdir, hele ki Tanrı’ya duyulmayan – insana duyulan. İktidara, siyasete, politikaya, kurumlara, bireylere, tüzellere, mahkemelere, mahkemelerin muhakemelerine, muhakemelerin mahkumiyetine, mahkumiyetlerin mahremiyetine ve de mahremiyetlerin ehemmiyetine… Hatta capcanlı yaşayan bir bedenin, etten ve kemikten olan bir canlıya duyduğu korku. Onu hayvandan farklı yapan o fikri, irfanı ve düzenini, inkar ve hak ile yeksan eden o zihin dünyasından duyulan korku.

Beni cemaat cemaat, vilayet vilayet sürükleyen sen ki, şimdi bir leş haline gelmiş bu naçizane vücudumun peşine düşmüş titrek bir kısrak gibisin. Akrep gibisin, yılan gibisin, zehir gibisin, iliğime sirayet eden kurşun gibisin kardeşim. Vücudum Urfa’nın ayazı ile soğuyor ve toprağın keskinliği ile ürperiyor, akan nice yağmur damlaları bana ulaşmadan solucanlara yem oluyor. Ben ise kefenimin himayesinde ömrüm boyunca beklediğim o anın gerçekleşmesi için olmayan saatimin, olmayan yelkovanına bakıyorum. Gün hesap verme günüdür; güneşi, ayı, yıldızları görme günü değildir.

Bir gürültü ve beni aydınlığa sürüklemek için atılan ilk adım bu. Sembolik bir mermer ve üzerindeki şekilsiz yazıların harap edilmeye başlandığı o an. Bir ses duyuyorum, ya da bu kendi sesim. Ama ağzım kapalı, burnum toprak dolu. Kapatamam. Kapatamadığım tüm boşluklarım toprak dolu. Zaten kapatılmış olan tüm boşluklarım ise karınca. İşte ben bu kadar acizdim, pek daha aciz yaşadım ve de pek daha aciz çürüyorum. Fakat bu ses ağabeyimin sesi, nerede görsem tanımak istemem.

“Zübeyr Bey, şunu tutunuz,” kürek sesi.
“Zübeyr Bey, ne için ağlamaktasınız, imzanızı siz verdiniz,” el ve kol ve avuç sesi.
“Zübeyr Bey, ininiz aşağıya. Koyduğunuz gibi çıkarınız. Merak etmeyiniz, ben, Yüce Türk Ordusu ve de bu naçiz bedendeki, naçiz ruh tahrif edilmeyecektir. Bilhassa; vasiyettir, yücedir.”

Nefes almamaya başladım, demine kadar yalnızca alamıyordum. Birkaç ışık çarpıyor bana, uzun zamandır hissetmediğim bu ışık. Münker ve Nekir’in ne kadar da parlak fenerleri varmış. Yahut amatör işçileri. Ortalık harap halde, orada burada mermerler. Birkaç balyoz ve kürek ve de ter, gözyaşı. İki tane adam, ki bu kadar güçlü olduklarından belli, bir tane de müfettiş kılıklı, devleti temsil ettiği apaçık, beni alelacele bir yere doğru taşımaktalar. Kurtulmak ne kelime, burada dahi huzur yok. Teheccüt vakti mi geldi? Gafletten uyanasın ey gözlerim, beni izleyesin ve hükmedesin. Bu hiçlik, bu son, ve bu bitiş. Yalnızca kemik olmak ve müfettişlerin ağzına oyuncak olmak için miydi?

Kula hizmet eden bu organik organizmanın şu bedenle alıp veremediği irtica korkusunu kim hangi dille açıklayabilir? Hizmetkar olup yozlaşmaktansa, kul olup acizlik için yoklaşmak. Allah’ı arayıp tam vazgeçmişken, “köprünün hemen sonunda” ona denk gelmek ve ona sıkıca sarılmak. Bir mana ve anlama sarılmak, bırakmamak, bırakamamak ve korkmak. İşte korku budur. İrtica için değil; acziyet için, ibadet için, kul ve köle olmak için. Biçare gönlüm, bağlanmış ellerim ve zikretmekten nasır tutmuş dilim. Şöyle böyle birkaç talebe, ehemmiyetli görülen bir zihin. Ve nihayetinde leş olmak üzere bir beden. 

Ne gelen vardı ne giden, varsa yoksa zifir.
— “Ne yapacaksınız?”
— “Gömülecek. Uşak’a ineceğiz, Isparta’ya gömeceğiz.”
— “Bu mudur vasiyet dediğiniz. Isparta mıdır? Tek bir emir midir bu oyunun sebebi, yahut rejim midir? Hayatı boyunca size karşı çıktı bu adam, siz ise onun ile övünüp ondan korkarsınız. Hem de ölüsüyle.”
— “Karşı marşı çıkmadı.”
— “Mustafa Kemal’i sevmezdi.”
— “Gayet tabii Mustafa Kemal’i severdi, bizim gibi. Yapılanlara muhalifti.”
— “Yapılanları kim yaptı? Mustafa Kemal yapmadı mı? Sizdiniz müsebbip.”
— “Hayır Halk Fırkası idi. Biz de Mustafa Kemal ileyiz. Kuran üzereyiz. Allah yolundayız. Tek gaye putperestliğe karşı çıkmaktır. Olabilecek en sessiz şekilde bilinmezliğe doğru gömeceğiz merhumu. Hem o memnun hem biz.”

Tek dileğim bilinmemektiyse, ötekisi kirli ellerin sürülmemesi idi. Fakat ikisi de nafile. Bir hülya içinde geçen ömür, hiçlikle buluşan beden, kirlenememiş eller. Bir umut idi yaşamak, fakat ölmeye duyulan.

Gaddar ve zalim organizma, şeklin ile şemailin umurumda bile değil artık.

Isparta’nın suyu serindir dediler, toprağı yaştır. Ama burası sadece karanlık. Ve daha korkuncu; burası sadece sessiz. Hani o beklediğim Münker ve Nekir? Hani o nurani pencereler? Hani o her zerrede okuduğum Hüda’nın esması?

Yok.

Ciğerlerime dolan bu keskin toprak kokusu, bir Ayetullah değil; sadece karbonun, azotun ve bin çeşit toprak ve hava mahlukunun şekilsizliğinin geniz yakan hakikati. Kandırıldım. Ya da daha kötüsü; kendimi devasa bir hülyanın sarhoşluğuna hapsettim. Bir ömür; dağ başlarında, hapis köşelerinde ‘beka’ diye sayıkladım. Oysa beka, şu an beni alelacele kamyona yükleyen o müfettişin elindeki mühürdeymiş, ağabeyimin imzasını salladığı dilekçedeymiş. Asıl beka, bekasızlıkmış. Tıpkı bekayı tanımlayan bu kainatın öncesindeki hiçlik gibi.

Şimdi bu leş halimle, o hiç sevmediğim, ‘putperestlik’ dediğim makamların, mevkilerin, o sert koltukların hayalini kuruyorum. Urfa’dan Isparta’ya taşınırken içimde uyanan tek şey iman değil, devasa bir iştah. Yeniden dünyaya dönsem, siyasetin o kanlı ama gerçek manevralarını başucuma koyardım. 

Yalnızlık, Allah’ı buldurdu. Allah’sızlık da yalnızlığı.

— ‘İndirin!’ diyor bir ses.

Beni bir çukura bırakıyorlar. Bu son. Ama içimdeki o feryat durmuyor: “Beni geri gönderin! Kul olmak değil, kurucu olmak istiyorum. Dua etmek değil, emretmek istiyorum!” Fakat ağzım toprak dolu. Ne zikredebiliyorum ne de itiraz. Hayatım boyunca nefsi öldürün demiştim, ne büyük yalan! Şimdi o öldürdüğüm nefis, Isparta’nın bir ormanında ve onun karanlığında bana gülüyor. Geriye sadece kaçırılmış bir dünya, ıskalanmış bir iktidar ve hiçliğin, hakikatin o dayanılmaz soğuğu kalıyor. Iskalanmış, ama ne ıska! Şu isabet etmiş adamlara bak!

Hiçlik… En büyük hakikat bu. Ve ben, hakikati öğrenmek için ölmem gerekmesinden nefret ediyorum.

“Ey hakikat arayıcısı insancık! Bil ki; şu kâinat denilen kitab-ı kebirin her bir harfi, sâni-i zülcelâlin esmasına değil, tesadüfün ve kör kuvvetlerin inkişafına açılan birer boşluk penceresidir. Bak! Zemin yüzünde her bahar mevsiminde açılan çiçekler, birer mühr-ü ehadiyet değil; yalnızca toprağın, suyun ve güneşin şuursuz ittifakının geçici tezahürleridir. Sema yüzündeki kandiller dahi bir zât-ı kibriyanın azametine değil, sönmeye mahkûm ateşlerin, tükenmeye yazgılı kütlelerin habercisidir.

Madem her bir mevcudat, lisan-ı hâl ile bir zikri değil, bilakis sessizliğin derinliğini ilan ediyor; sen dahi ey gafil insan, şu fânî dünyada beka vehmine kapılmak yerine, yokluğun katiyetini idrak ile sükûna meyletmelisin. Zira, teselli arayan aklın süslü perdeleriyle bakarsan, kâinata bir mana vehmedersin; fakat çıplak nazarla temaşa ettiğinde görürsün ki, ne bir maksat vardır ne bir murad. Her bir mevcudat, ne musahhar bir memurdur ne de bir mektub-u Rabbânî; ancak dağılmaya mahkûm bir terkiptir, çözülmeye yazgılı bir yığındır.

Ne bir nida vardır semada, ne de bir cevap zeminde. Sualin kendisi bile cevapsızlığa mahkûmdur. Ve nihayet anlarsın ki; aradığın mana, arayan zihnin bir vehminden ibaret idi. Beka dediğin, yokluğun ertelenmiş bir anından başka nedir? Ve hakikat dediğin şey, bütün bu arayışların ardından kalan o büyük sükût, o dipsiz hiçliktir.”

  1. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Birinci Pencere. (Uyarlanmıştır.) ↩︎


“Boşa Geçmiş Bir Ömür” öğesine 2 yanıt

  1. Rahatsız edici

    Liked by 1 kişi

  2. thoroughlyf6b9ef3323 Avatar
    thoroughlyf6b9ef3323

    Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem.
    Ruhumu Rahman’a teslim eyledim; gayr istemem.
    İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim.
    Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.
    Hiç ender hiçim; fakat bu mevcudatı birden isterim.”

    BSN..

    Liked by 1 kişi

Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin