kültür ve sanat içerikleri


Un-Ich

Sabah uyandığında göz kapaklarının ağırlaştığını fark etti, ürpermişti.

Saatine baktı, rakamlar yoktu, bozulmuş olabileceğini düşündü.

Etraf da en az saati kadar sessizdi.

Telefonu eline aldı.

Ekran boştu.

Bildirim yoktu.

Çağrı yoktu.

Bir şeyin yanlış olduğunu düşündü ama ne olduğunu çıkaramadı. Yatağın kenarına oturdu, çıplak ayakları zemine değdiğinde soğuk, kemiklerine kadar sızan sessiz bir uyarı gibi yayıldı ve birden kendi varlığının ağırlığını hissetti.

Mutfağa yöneldi. Kahve makinesine baktı, elini uzattı. Tam düğmeye basacakken durdu. Elini çekti. Kararsızlık, alışık olduğu bir durum değildi. Ekmek kızartma makinesi sessiz, fincan boştu. Tüm eşyalar, kendi görevlerini unutmuş gibiydi.

Banyoya geçti. Aynadaki yüz, tanıdıktı.

Gözleri oradaydı ama bakışları değişmişti.

Kaşları bir ifadeye ait değil gibiydi.

Yüzü, çağrılmamış bir kimliğin ağırlığını taşıyordu.

Musluğu açtı. Su, kendi ritmini taşıyan bir varlık gibiydi. Parmaklarıyla suyun akışını takip etti, bedeninin ve zamanın sınırlarını ölçer gibi, yavaş yavaş kendi varlığını yeniden kavradı.

Pencereye doğru yürüdü, perdeye dokundu. Parmak uçları saten perdeye değdiğinde, kaygan ve serin yüzey onda beklenmedik bir huzursuzluk yarattı; kumaş elinin altından kaçıyor, temasını tamamlamasına izin vermiyordu. Bu pürüzsüz kaçış, onda uzun zamandır hiçbir şeye gerçekten dokunmamış olabileceği şüphesini uyandırdı. Perdeyi araladığında güneş ışığı içeri doldu, beklenmedik bir cüretle odayı işgal etti; evin bu kadar aydınlık olabildiğini hiç bilmediğini fark etti ve bu aydınlık, sanki ondan yıllardır saklanmış bir gerçeği yüzüne vuruyordu.

Odasına döndü.

Her adım, her temas, kendi bedeninin yabancılaştığı bir harita gibiydi.

Bedeninin hafızası eski ritimlerini hatırlıyor ama zihni boşlukta salınıyordu.

Dolabın kapağını açtığında, karşısında sıralanmış takım elbiseleri gördü. Hepsi düzgün, ütülü, askılara asılmış; sanki bir görevi bekler gibi sessizce duruyorlardı. Neden onları seçtiğini bilmiyordu, başka bir seçenek düşünmedi bile. Elleri otomatik bir kesinlikle kumaşa uzandı. Ceket omuzlarına oturduğunda, ağırlığını hissetti. Pantolonun kesimi, gömleğin yakası, düğmelerin sıralı disiplini… Hepsi tanıdıktı ama bu tanışıklık güven vermiyordu; aksine, o sanki kıyafeti giyinmiyor, kıyafetin içine çağrılıyordu.

Ceket düğmesini iliklediğinde göğsünde hafif bir sıkışma oluştu. Kumaş nefes almasına izin veriyordu ama yine de hareket alanını daraltıyordu. Aynaya baktı; az önce kimliği belirsiz duran yüz, şimdi bir biçim kazanmıştı. Ama bu biçim ona ait değildi. Takım elbise, yüzünü bir ifadeye zorlamış, omuzlarına bir beklenti yüklemişti. “Benden ne isteniyor?” diye düşündü, ama cevap yine sessizlikti.

Kapıyı açıp dışarı çıktığında simitçi aynıydı, otobüs durağı aynıydı.

Fakat bir farklılık vardı.

Sokaklar mütemadiyen yönlendirir, uyarır, hızlandırırdı.

Bu sokak nötrdü. Tarafsızdı. Onu tanımıyordu sanki.

‘’Kimim ben?’’ diye düşündü. Kimlik, bir zamanlar görevlere, saatlere, toplantılara bağlanmıştı. Şimdi hiçbir şeye bağlı değildi, ama yine de var olmak zorundaydı.

Marketin kapısından içeri girdiğinde bakışları fark etti. İnsanlar ona bakıyordu; kısa, ölçen, anlamaya çalışan bakışlar. Kimse bir şey söylemiyordu ama herkes bir soru soruyordu sanki: Bu saatte burada ne işin var? Takım elbiseli adam, market rafları arasında fazlalık gibi duruyordu; sebzelerin, ekmeklerin ve plastik ambalajların arasında, cümlenin ortasına bırakılmış bir nokta gibiydi.

Marketin kapısından çıktığında hava yüzüne vurdu; takım elbisenin içinde sıkışmış bedeni, dışarıda bile tam olarak genişleyemiyordu. Eve yürürken adımlarını hızlandırmadı, çünkü acele edecek bir yer yoktu artık; yine de ceketin omuzlarındaki ağırlık, eski bir alışkanlık gibi onu ileri itiyor, durmasına izin vermiyordu. Kapıyı açtığında içeri girerken fark etti: ev hâlâ aydınlıktı.

Aynaya baktı. Az önce marketteki bakışların hedefi olan beden, şimdi tekrar biçimsizleşiyordu. Ama bu biçimsizlik huzur getirmiyordu; aksine, yüzü yeniden belirsizleşmiş, ifadesi askıda kalmıştı.

Mutfağa geçti. Aldıklarını tezgâhın önüne bıraktı. Yemek, onun için her zaman bir aralık olmuştu: toplantılar arasında sıkıştırılmış, ekranlara bakarken tüketilmiş bir zorunluluk.

Kapı çaldı.

Kapıyı açtığında komşusunu gördü. Elinde bir tencere vardı. Kadın fazla durmadı, açıklama beklemedi.
“Bugün işe gitmemişsin, hastasındır diye çorba getirdim, geçmiş olsun.” dedi, doğal bir kesinlikle. “Aç kalma.”
Tencereyi eline tutuşturdu, arkasını dönüp gitti. Kapı kapandığında, bir kelime odada asılı kaldı:

Tencereyi masaya koydu. Kapağını açtığında buhar yükseldi; sıcaklık yüzüne vurdu. Bir tabak çıkardı, aceleyle doldurdu. Oturdu. Kaşığa uzandı ve yemeye başladı. Lokmalar arka arkaya, ne kadar yandığını umursamadan, daimi bir sıvı akışı ile boğazından geçiyordu. Bedeni eski bir ritmi hatırlamıştı: kısa bir mola, az zaman, çabuk bitmesi gereken bir görev.

Bir an durdu.

Kaşığı havada asılı kaldı. Çenesinin kasıldığını fark etti. Yutkundu. Çorbayı ağzında biraz daha tuttu. Dilinin üzerinde yayılan sıcaklığı, baharatın hafif yakıcılığını, tuzun geride bıraktığı izleri ayırt etti. Bir kaşık daha aldı, bu kez yavaş. Yemeğin tadı gecikerek geliyordu, sanki uzun süredir çağrılmamış bir duyunun kapısı aralanıyordu.

Ne yapacağını düşündü. Ardından bir soru daha belirdi: Gerçekten bir şey yapmak zorunda mıyım?
Cevap gelmedi. Ama ilk kez, cevabın gelmemesi bir eksiklik gibi durmuyordu.

Pencereye yaklaştı. Sokakta insanlar geçiyordu. Yürüyüşleri birbirine benziyordu; adımlar aynı hızda, omuzlar aynı açıyla, bakışlar aynı noktaya kilitlenmişti. Biri durduğunda diğeri de duruyor, biri hızlandığında kalabalık aynı ritme uyuyordu. Sanki tek bir bedene ait hareketler, farklı yüzlere bölünmüştü.

Kıyafetleri farklıydı belki, ama duruşları aynıydı. Eller telefonlara gidiyor, başlar aynı anda eğiliyor, sonra tekrar doğruluyordu. Yüzler, birbirinin tekrar eden bir taslağı gibiydi; ifadeler ödünç alınmış, mimikler ezberlenmişti.

Onları izlerken fark etti: Sokakta akan şey insanlar değil, alışkanlıklardı. Bedenler sadece bu alışkanlıkları taşıyor, bir yerden bir yere aktarıyordu. Pencerenin arkasında duran kendisi ise, ilk kez bu akışın dışında kalmış, ama nereye ait olduğunu da henüz bulamamıştı.

Koltuğa uzandı. Tavana baktı. Orada yatan beden, bu renksizliğin altında, adını hatırlamayan bir düşünce gibi duruyordu.

Zaman, dakikalara bölünmüyordu artık; genişliyordu.

Bir ara, içinden kalkıp bir şey yapma isteği geçti. Bu istek tanıdıktı; üretmek, düzenlemek, bir iz bırakmak isteyen eski bir dürtü. Ama bu kez onu takip etmedi. İsteğin geçmesini izledi. Ve geçti.



Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin