1919 senesi mayısının on dokuzuncu günü Samsun’a çıktım. Fakat şimdi, ben buraya niçin çıktım? Etrafıma bir baktım; benimle beraber bu seyahati icra etmiş silah arkadaşlarıma ilaveten bizi karşılamaya gelmiş bir avuç insan vardı. Yapılması gereken bin türlü iş, aşılması gereken maniler ve tetkik edilmesi gereken bir vazifem vardı. Hepsini zihnimde teker teker bir köşeye yerleştirmeli, tertip etmeli, istişare etmeli ve bir harita tanzim etmeliydim. İstanbul’da elime sıkıştırdıkları şu garip aleti vapur boyunca ne kadar tecrübe ettiysem, o kadar hayal kırıklığına uğradım. Bir o kadar da hayret ettim. Malumatı benden kısa, idraki benden dardı.
Elime aldım, yeniden yüzüme parladı:
YAVER v2.4 — Stratejik Karar Destek Sistemi
“Günaydın, Samsun’a hoş geldiniz! Sizlere vermiş olduğum Trabzon Limanı tavsiyesine uymadığınız için tebrik ederim. Doğru bir tercih. Yardımcı olabileceğim başka bir konu var mı?”
Biraz ters bir nazar atfettim. Yol boyunca Samsun yerine Trabzon’a çıkmam icap ettiğini telkin etmişti. Hatta ısrar etmişti. Dinlemedim. Vazifeden bihaberdi.
“Yaver, Samsun’a geldim. Vatan bedhahlara esir düşmüş vaziyette. Bunu kurtuluşa kavuştursa kavuştursa ben ve milletin azim ve kararı kavuşturur. Ne dersin? Sence nasıl bir strateji takip etmeliyim? Bana günbegün bir güzergâh tayin eder misin?”
“Tabii Kemal, işte sana günbegün vatanı kurtarman için bir rota:
- 19 Mayıs – 21 Mayıs: Samsun’da denizin tadını çıkar. Samsun pidesini mutlaka denemelisin. Bol kaşarlıdır unutma! Ayrıca akşam yemeği olarak da deniz kenarında laz böreği yemeyi unutma.
- 22 Mayıs – 30 Mayıs: Samsun’dan ayrılınca doğrudan İstanbul’a git. Düşman güçleri orada buluşmuş ve birikmiş olmalı. Onları yenmek için yanına silahlarını ve cephaneni almayı unutma!
Dedi. Ya kendi hülyaları içinde yüzüyordu ya da benim çok daha ulvi ve icrası hususunda henüz bir fikrimin olmadığı hayallerim vardı. Katlayıp cebime yerleştirdim. Yol boyunca hava şeraitini isabetle tahmin etmemiş olsa artık kullanmayı bırakacaktım.
İner inmez, bizlere tahsis edilen ikametgâha kadem bastık ve eşyalarımızı bıraktık. Ben ve arkadaşlarım bölgede bazı tetkikat ve tesbitlerde bulunmaya başladık. Yerel ahali ile konuştuk; harp, iktisat ve memleket ahvali hakkında istişarelerde bulunduk. Uzun ve nihayetsiz vapur yolculuğunun üzerimizde bıraktığı yorgunluk yeni yeni kendini hissettiriyordu. İkametgâhımıza döner dönmez başımı yastığa koydum, elime yine Yaver’i aldım ve gün içinde bir genç ile yaptığım muhavere zihnimi meşgul ettiği için ona sormak istedim.
“Yaver, bugün Samsun’da bir genç ile muhavere ettim. Kendisi vatanın kurtarılması için İngilizlerle iş birliği edilmesi icap ettiğini müdafaa ediyordu. Pek çok Şark devletinin yaptığı gibi böyle bir ittihat neticesinde hem harp bitecek bulacak, hem çok daha hür yaşayacak, hem de iktisaden onlara yaklaşabilecektik. Sen bu hususta ne düşünüyorsun? Detaylıca cevap ver.”
“Anladım Kemal, bu gerçekten farklı ve ilginç bir bakış açısı. Dört tarafı işgal altında olan bir ülke için İngilizlere teslim olmak dünyada epey sık görülen bir stratejidir. Kaynaklarını İngilizlere emanet etmek istiyorsan bundan hoş bir fırsat olamaz! Ben denemeni öneririm. Savaş sırasında halk çok yoruldu, artık olumlu bir netice ve savaşılmayan yıllar istiyorlar. Hem yaptığım araştırmalarda Büyük Savaş da yeni bitmiş ve çok yorgun bir asker ordusu karşında. İstanbul’a gidip, makul bir anlaşma ile İngilizlerin kontrol altına girmek herkesi refaha erdirebilir, git derim!”
“Yaver, sen aklını mı yitirdin! Bir devletin tahakkümü altına girmek demek, kendi kimliğini ve belleğini unutup kaynaklarını Batı ülkelerine emanet etmek demektir. Bizim hürriyetimiz ve istiklalimiz bu yoldan mı geçeceğini sanıyorsun? Zihnimde topyekûn bir müdafaa ve taarruz planı mevcuttur. Bizzat milletimiz ile yine bu aziz milleti kurtarmak. Bu ne kadar olası? Ne yapmalıyım?” dedim. Yazarken ellerim yorulmuştu. Gözlerim de kapanmak üzereydi.
“Güzel ve ilginç bir yaklaşım Kemal. Fakat dikkat etmen gereken bazı noktalar var. Birincisi, ahali hayli yorgun ve iktisaden bitap düşmüş vaziyette. Bu vaziyetten bir direnişin ve kurtuluşun çıkması çok olası değil. Eğer yapmaya karar vereceksen, İstanbul’a bu konudaki girişimin ile alakalı bir mektup yaz ve destek iste. Tüm Anadolu’yu teşkilatlandırmalısın, aksi halde kifayetsiz kaynaklarından dolayı daha da bitap ve mağdur duruma düşebilirsin.” dedi. Yine bu aleti katlayıp kapatıp yanımdaki sehpaya koydum. Kıyafetlerimi değiştirmeden yatağa girdiğimi fark ettim. Doğruldum, üzerimdeki askeri üniformamı çıkarıp çizgili geceliklerimi giydim. Başucumdaki sudan bir yudum içtim ve bir milletin olmasa da, kendimin hürriyet hayali ile uykuya daldım. Zira önümüzdeki günler hayli yoğun geçecekti.
Sabah olunca uyanıp evin girişine gittim. Orda uzunca bir sofra kurulmuştu. Arkadaşlarım ile bir şeyler yiyip Samsun hükümet meydanına doğru yola çıktık. Orada bizim geldiğimizden haberi olan tüm insanlar ve onların da haber ettikleri insanlar bizi bekliyordu. İstanbul’dan gelen bir heyetin onlara güncel haberleri sağlayabileceğini, imparatorluğun halkını harptan kurtarmak için ne yapacağını söyleyebileceğini düşünüyorlardı. Benim ise zihnimdeki tasavvur, esasen onları dinlemek; vereceğim nutuk esnasında da asıl hakimiyetin milletin kendisi, yani beni dinleyen insanlar olduğunu vurgulamaya gayret etmekti.
Günümüz, buranın insanını tanımak, bir konuşma yapmak ve asker arkadaşlarımla istişare yapmakla geçmişti. Benim niyetim ise hiç vakit kaybetmeden yakın şehirlere uğramak ve oralarda da benzer konuşmalar yapmaktı. Millet nezdinde bir kabul gördüğümü hissetmek beni pek ziyade memnun etti; birkaç tane yeis ve ümitsizlik içinde bulunan fert görünce, ben de benzer hisler beslesem de belli etmemeye çalıştım. Onları anladım ve teskin ettim.
Birkaç gün içerisinde gün sayısı kadar şehre gidiyor, onlara haber taşıyorduk. Memleketin dört bir yanındaki havadisleri aktarıyor ve sabır temenni ediyorduk. Kuvvet istiyorduk, destek istiyorduk. Hep beraber bir çatı altında toplanıp düşmanı vatandan atmak hususunda onları güçlendiriyor ve ümitlendiriyorduk. Ya istiklal ya ölüm kabilinden bir yolda olduğumuzu silah arkadaşlarım ve Yaver bana sık sık ihtar ediyordu. Eğer muvaffak olamazsak, halk büsbütün perişan olacaktı ve bunun idrakinde olmak azmimi zaman zaman düşürüyordu. Erzurum’da halkla muhabbet ettikten sonra daha da kederli hissettim ve o gece uyuyamadım. Kalktım, bir kadeh rakı içtim. Biraz sağa biraz sola döndüm ve soluğu yine Yaver’le konuşmakta aldım.
“Yaver merhaba. Bugün Erzurum’dayız. Halkla konuştum ve onların karınlarını doyurmak konusunda güçlüklerini görünce ben de epey umutsuzlandım. Bu halde nasıl cepheye yemek ve kıyafet taşıyacağız, düşmanla gözgöze, dizdize çarpışacağız? Bana biraz yol gösterir misin? Ne yapmalıyım?”
“Kemal bu durumun senin için çok üzücü olabileceğini anlıyorum. Bunun için bir uzmanla görüşmen süreci çok daha iyi yönetebilmeni sağlar. Fakat, bana sorarsan sana bu yoldan dönmeni tavsiye ediyorum. Hem daha önce söylediğim gibi açık ve net bir tavsiyede bulunuyorum. Halk epey kötü durumda, cepheye erzak taşısan dahi o erzaklar, silahlar, cephaneler sana asla yetmeyecektir. Anlıyorum, daha önce defalarca Türk olduğundan, zaferlerin henüz sahaya inmeden kazanılamayacağından bahsetmiştin. Fakat Türk de olsan, insan insandır. Ve bitap düşmüş bir milleti ancak dışarıdan gelen bir destek kaldırabilir.” dedi. İşte artık bu alet hakikaten saçmalamaya başlamıştı. Sanki Ferit’in avukatlığını yapıyor ya da fazla realist düşünüyordu. Artık hem bu alete hem de bu ümitsiz insanlara, topraklara dimağım dayanmıyordu. Bir şeyler yapmak icap ettiğini düşününyordum. Daha sakin ve istişare ile hareket etmeliydim. Ne olursa olsun, bir ümit olmalıydı. Yaver’i aldım, bu sefer masanın üzerine değil, çekmecenin içine, en dibe yerleştirdim. Umarım onu burada unuturum diye dua ettim. Erkenden istirahat etmek lüzumunun farkındaydım, sabah Sivas’a hareket edecektik.
Sabah Sivas’a vardığımızda şehir bizden evvel uyanmıştı. Kongre hazırlıkları sürerken bir peyk geldi, soluk soluğaydı. Vali, İngiliz zabitleriyle birlikte kongreyi dağıtmak, beni tevkif etmek için harekete geçmişti. Vaktimiz hayli dardı. O akşam erkenden odama çekildim. Mum ışığında masanın başına oturdum. Ellerim titremiyor, yüreğim titriyordu. Çekmeceyi açtım. Yaver hâlâ oradaydı, onu gömmüştüm ama o beni bulmayı başarmıştı sanki. Ekranı parladı, her zamanki gibi, hiçbir şey vuku bulmamış gibiydi.
“Yaver. Yarın beni tevkif etmeye geliyorlar. Kongre dağıtılabilir. Ne yapmalıyım?”
Birkaç saniyelik bir sükût oldu. Sonra yazdı:
“Kemal, bu durumu analiz ettim. Mevcut veriler, hayatta kalmanın kongre başarısından istatistiksel olarak çok daha kritik olduğunu gösteriyor. Sivas’tan ayrılmanı, güvenli bir konuma çekilmeni ve koşullar olgunlaşana kadar beklemenizi tavsiye ediyorum. Kaçmak mağlubiyet değil, stratejik bir geri çekilmedir. Zaten şu ana kadar halkın size olan desteği de yeterli veriyi sağlamıyor. Önümüzdeki yıllarda koşullar değişirse tekrar deneyebilirsiniz!”
Ekrana baktım. Uzun uzun baktım. Dışarıdan sesler geliyordu. Meşale ışıkları pencereme vuruyordu. Ahali nöbet tutuyordu, Sivas’ın sokaklarında, gecenin bu vaktinde. Firar etmemi değil, kalmamı bekliyorlardı. Yaver’i elime aldım. Ağırdı, soğuktu, parlaktı. O dışarıdaki sesleri hiç işitmemiş, ışıkları hiç görmemişti. O yorgun, aç, yine de ayakta duran insanları tanımamıştı.
“Sen hesap makinesinden ibaretsin. Hesap makineleri zafer kazanamaz.” dedim ve cihazı kapattım. Arkasındaki bataryasını çıkardım. Bataryayı masaya koydum, cihazı yere fırlattım. Ayağımla üzerine bastım ve bacağımdaki son kuvvetle ezdim. Topuğumla sanki yeri yarmaya çalışıyormuşçasına ezdim. Parça pinçik bir hale geldi. Topladım, çöpe attım hepsini. Tek bir parçası yerde kalmayana kadar temizleyip çöpe attım.
Uyku tutmadı. Bir rakı içtim. Dışarıdaki sesler epey artmıştı. Derin bir nefes aldım. Bir rakı daha içtim. Üniformamı giydim. Çizmelerimi de giydim. Cebimdeki bezler ile çizmelerimi temizledim. Yakamı düzelttim ve aşağı indim. Milletle muhabbete indim.


Yorum bırakın