Sabahın köründe, ‘’Estetik Uyum Cihazı’’nın o metalik, suçlayıcı sivrisinekvari vızıltısıyla uyandım. Gözlerimi açmadan elimi komodine attım ve günün bültenini okuyan o soğuk, sentetik sesi dinledim.
‘’Günaydın 742, Instagramlanabilir yüz endeksin %14 düşüşte. Bugün, Keskin Çene Salısı. TikTok Bakanlığı’nın 894 sayılı kararnamesine göre, çene ucu ile kulak memesi arasındaki açı bugünden itibaren tam 45 derece olmalıdır. 44 derecelik sarkmalar veya 46 derecelik sivrilikler görsel kirlilik kapsamında değerlendirilecektir.’’
Mutfağa geçtiğimde ev arkadaşım Melis’i gördüm. Kafasında, burnunu tamamen presleyerek yok etmeye yarayan, sanayi tipi bir mengeneyle menengiç kahvesi içmeye çalışıyordu. Burnu o kadar küçülmüştü ki, nefes alması teknik olarak imkansız görünüyordu.
‘’Günaydın,’’ dedim. Melis cevap vermeye çalıştı ama mengeneyle sıkıştırılmış hava yollarından sadece tiz bir ıslık sesi çıktı: ‘’Fıııııyt-hıııgh.’’
Banyoya koştum, elime bir gönye aldım ve kulağımla çenem arasındaki açıyı ölçtüm. 42 derece. Kaba zımparayı alıp çene kemiğime sürtmeye başladım. Canım yanıyordu ama bu acı, sosyal medyada linç yemekten daha katlanılabilirdi. Kan damlamasın diye hemen üzerine ‘’Matlaştırıcı Pudra ve Kan Durdurucu Sprey’’ (SPF 5000 etkili) sıktım. Dehşetle irkildim. Dün gece Dolgun Dudak Pazartesisi için şişirttiğim dudaklarım, bugünün keskin geometrik standartlarıyla korkunç bir tezat oluşturuyordu. Yüzüm, farklı mimari akımların çarpıklaştırdığı başarısız bir kentsel dönüşüm projesine benziyordu.
Evden çıktığımda sokak her zamankinden daha sessizdi. Çünkü konuşmak, yüz çizgilerini ve kaslarını deforme eden en büyük düşmandı. Ayrıca kimse, köşe başlarında ellerinde mimik tarayıcılarla bekleyen estetik polislerinin dikkatini çekmek istemiyordu.
Ofise girdiğimde, departman müdürümüz Can Bey’i gördüm. Ve o an, sistemin gerçek adaletsizliği yüzüme bir tokat gibi çarptı. Can Bey, çirkindi. Bayağı, bildiğimiz, eski usul çirkindi. Gıdısı vardı. Göz torbaları sarkmıştı. Hatta burnunun ucunda kocaman, kırmızı bir sivilce parlıyordu. Ama kimse ona ceza kesmiyordu. Kimse onu bulanıklaştırmıyordu. Çünkü o Premium Kusur Üyeliği sahibiydi. Aylık 50.000 kredi ödeyerek, ‘’Doğal ve Salaş’’ olma hakkını satın almıştı. Zenginlik, güzel olmak değil; çirkin olma özgürlüğüne sahip olmaktı.
‘’Günaydın 742,’’ dedi Can Bey, lüks gıdısını sallayarak. Elindeki yağlı poğaçayı ısırıyordu. Poğaça! O yasaklı karbonhidrat bombası! ‘’Bugün biraz gergin görünüyorsun.’’ Elindeki dereotlu poğaçayı ikiye böldü. Odanın içine o yasaklı, baş döndürücü hamur ve yağ kokusu yayıldı. Gözlerini çeneme dikti.
Yutkundum. Tükürüğüm bile boğazımdan zor geçiyordu. Can Bey, elindeki poğaçanın yarısını bana doğru uzattı. Gözlerinde sadistçe, çocuksu bir parıltı vardı. ‘’Al,’’ dedi. ‘’İkramım olsun. Hadi, bir ısırık al.’’
Çene implantım ve dudak dolgum yüzünden ağzımı en fazla bir pipet geçecek kadar, yani üç milimetre açabiliyordum. O poğaçadan bir ısırık almam için çene kemiğimi yerinden sökmem, o kusursuz 45 derecelik açıyı parçalamam gerekirdi.
Elimi uzatamadığımı, sadece donuk gözlerle poğaçaya baktığımı görünce elini geri çekti.
Can Bey’in odasından, elimde o tablet, midemde o poğaça kokusunun yarattığı bulantıyla çıktım. Henüz koridorun sonuna gelmemiştim ki, bileğimdeki akıllı saat titredi.
‘’742, beş dakika sonra görüşmen başlayacak.’’
İçeriye önce ağır, sentetik bir koku –yeni paketi açılmış elektronik cihaz ile muadili olmayan pahalı parfüm karışımı bir koku– doldu. Ardından Melda Hanım belirdi. Adım atarken dizlerini bükmüyordu, bacak kaslarını uzatmak için yaptırdığı işlem yüzünden bir pergel gibi yürüyordu.
Yüzüne baktım. Pürüzsüzdü, evet. Ama canlı değildi. Elmacık kemiklerine o kadar çok dolgu enjekte edilmişti ki, gözleri derinlerde, iki küçük boncuk gibi kalmıştı. Bu bir yüz değil, bir yüzey idi. Üzerinde hiçbir duygu barınamazdı.
Karşıma oturdu. Daha doğrusu, bu sezonun modası olan kalça implantları yüzünden sandalyeye tam temas edemedi, hafifçe havada asılı kaldı.
Görüşme boyunca dikkatimi çeken en ürkütücü şey bakışlarıydı. Bana bakıyordu ama beni görmüyor gibiydi. Bir dakika geçti, iki dakika geçti… Gözlerinde tek bir hareket yoktu.
‘’Melda Hanım,’’ dedim dayanamayarak. ‘’Gözleriniz… Bir sorun mu var?’’
Melda Hanım duraksadı. Göz kapakları titredi ama kapanmadı. Geçen ayın Fox Eyes trendine uymak için şakaklarını gerdirmiş, göz kapakları işlevini yitirmişti.
Tam o sırada, Tısss.
Göz kırpmak, göz çevresinde mikro-çizgiler yarattığı için, Melda Hanım’ın gözlük çerçevesinde her dört saniyede bir devreye giren otomatik nemlendirme spreyi bulunuyormuş.
‘’Melda Hanım,’’ dedim, ses tonumu ‘standart ret’ frekansına ayarlayarak. ‘’Nitelikleriniz… oldukça pürüzsüz. Altın oranınız etkileyici.’’
‘’Ancak,’’ diye ekledim. ‘’Şu an değerlendirme aşamasındayız. Süreç olumlu olursa…’’
Gözlerine, sadece yapay gözyaşıyla hayatta kalabilen o savunmasız ve çıplak merceklere bakarak en büyük yalanı söyledim:
‘’Biz size döneceğiz.’’
Melda Hanım kalça implantları yüzünden dengesini sağlamak için masadan destek alarak kalktı.
‘’Harika,’’ dedi. ‘’İyi günler.’’
Ortak alana geçtiğimde, garip bir atmosferle karşılaştım. Normalde klavye seslerinin ve telefon konuşmalarının duyulduğu o devasa alanda, ölümcül bir sessizlik hakimdi.
Yüzlerce çalışan; o kusursuz, o estetik harikası iş arkadaşlarım, put kesilmişti. Hepsinin yüzü, duvardaki devasa şirket içi duyuru ekranına dönüktü.
Bazılarının elindeki kahve bardakları havada asılı kalmıştı. Bazıları ise, mimik yapamadıkları için elleriyle ağızlarını kapatmış, dehşet içinde ekrana bakıyorlardı.
‘’Ne oluyor?’’ diye fısıldadım, yan masadaki Selin’e.
Selin cevap vermedi. Sadece titreyen parmağıyla ekranı işaret etti.
Başımı kaldırdım ve o devasa, neon mavisi harflerle yazılmış resmi tebligatı okudum. Resmi Gazete’de yayınlanmıştı:
T.C. ESTETİK VE UYUM BAKANLIĞI – ACİL DURUM KARARNAMESİ (SAYI: 2026/9C)
KONU: Kusursuzluk Vergisi.
MADDE 1: Yapılan toplum mühendisliği çalışmaları sonucunda, kusursuzluğun toplumda depresyon ve yetersizlik hissine yol açtığı kesinleşmiştir.
MADDE 2: Bugün saat 17:00 itibarıyla; botoks, dolgu, çene törpüsü ve kalça implantı gibi işlemler Görsel Manipülasyon suçu kapsamına alınmıştır.
MADDE 3: Tüm vatandaşların, yüzlerinde en az %30 oranında Görünür Kusur (Sivilce, asimetri, kırışıklık veya sarkma) barındırması zorunlu hale getirilmiştir. Aksi Takdirde Kusursuzluk Vergisi adı altında %80 gelir vergisi uygulanacaktır.
Arka masadan bir ağlama sesi duyuldu. “Ben bu yüzü inşa etmek için evimi sattım, böbreğimi kiraladım. Burnumun taksitleri daha bitmedi! Şimdi onu geri mi büyütecekler? Kıkırdak ekletmek için param yok!’’
Bu feryat üzerine Can Bey, elinde poğaçasıyla yanımıza geldi.
‘’Kriz,’’ dedi, poğaçasından bir ısırık alarak ‘’…fırsattır çocuklar.’’
Masanın üzerine yapışkanlı bir takma ben ve lateksten yapılmış bir kaz ayağı bandı koydu.
‘’Dinleyin,’’ derken sesi fısıltıya dönüştü. ‘’Devlet bizden kusur istiyor, değil mi? Ama gerçek kusur mu, yoksa görünür kusur mu? Yasa metnini okudum. Sadece görünür diyor.”
Masadaki diğer paketi açtı. İçinden şeffaf, jel kıvamında bir sıvı çıktı. Üzerinde sıvı selülit yazıyordu.
‘’Bunu pazarlayacağız. Sabahları yüzünüze süreceğiniz ve size anında yorgun, uykusuz ve çökmüş bir hava verecek özel serumlar. Ve bunu sadece biz satacağız. Şirketimizin yeni ürünü: Tak-Çıkar Çirkinlik. Gündüzleri devlet için ideal bir vatandaş, geceleri kendiniz için kusursuz bir ilah olacaksınız.’’
Can Bey’in vizyonuna, o iğrenç ve dahi zekasına hayran kaldım. Sistem bizi çirkinleşmeye zorluyordu ama kapitalizm bize sahte çirkinliği satmanın yolunu bulmuştu bile.
Soğumuş poğaçasından son bir ısırık aldı. ‘’Hadi işinizin başına,’’ dedi ağzı doluyken. ‘’Üretime başlıyoruz. Sloganımız şu: Çirkinliğiniz, en güzel aksesuarınızdır.’’
Tam o sırada, ofisin giriş kapısı şiddetle açıldı.
Melda Hanım.
Arkasında iki tane tam teçhizatlı, yüzleri maskeli memur vardı. Melda Hanım, o dengesiz kalçalarına rağmen, bu sefer yere sağlam basıyordu. Ceketinin iç cebinden metal bir rozet çıkardı. Rozetin üzerinde T.C. ESTETİK DENETLEME KURULU – GİZLİ MÜFETTİŞ yazıyordu.
‘’Nitelikli Estetik Dolandırıcılığı’na teşebbüs ettiniz.’’
Can Bey’in rengi attı. ‘’Ama… Ama biz uyum sağlamaya çalışıyorduk! Devlet çirkinlik istedi, biz de…’’
‘’Devlet…’’ diye kesti Melda Hanım, “acı istiyor Can Bey. Devlet, vatandaşın yüzünü bozarken çekeceği o cerrahi masrafı, o iyileşme sürecindeki ilaç vergisini istiyor.”
Memurlara işaret etti. ‘’Alın bunları. Görsel vergi kaçakçılığından yargılanacaklar.’’
Memurlar Can Bey’in kollarına girdiğinde, patronumuzun yüzü o yağlı poğaça kağıdı gibi buruşmuştu.
Melda Hanım bana döndü.
‘’Ben suçsuzum!’’ dedim hemen. “Ben çenemi kırdırmaya hazırdım!’’
‘’Biliyorum,’’ dedi. ‘’Ve bu yüzden sen tutuklanmayacaksın.’’
Rahat bir nefes aldım.
‘’Sen kamulaştırılacaksın.’’
‘’Ne?’’
‘’Tarihi eser statüsüne alındın. Yüzün, devletin malıdır. Seni bakanlığın girişindeki Şaheser Müzesi’ne koyacağız.’’
Bana doğru yaklaştı. Yüzüme, o soğuk, steril nefesini üfledi.
‘’Tebrikler 742. Az önce istediğin oldu. Artık bir insan değil, sonsuza kadar korunacak bir nesnesin.’’
Memurlar Can Bey’i sürükleyerek götürürken, Melda Hanım yakama MÜZE ENVANTERİ NO: 742 yazan kırmızı bir etiket yapıştırdı.
Hareketsiz kaldım. Kıpırdayamazdım. Mimik yapamazdım. Konuşamazdım. Çünkü artık ben, camekanın arkasındaki o mükemmel, o paha biçilemez, ölü heykeldim.
Envanter No: 742


Yorum bırakın