kültür ve sanat içerikleri


Magnanimus ve Makus

Bir Kibir Savunusu

Hayat boyu birçok konuda ayarında, orta yollu, itidalli olmak üzerine öğütler dinleyip durmuşuzdur. “Paranı ne çarçur et ne de cimrilik edip ateş biriktir.” ya da  “Vaktini boş boş şeylerle geçirme ama kendini işe aşırı kaptırıp işkolik de olma.” “Kendini aç bırakma ama çok yiyip obez de olma” ve daha nicesi… Muhtemelen bir ölçüye tabi her kavram için tanım gereği bir çeşit ölçülülük söz konusu oluyor. Bu ölçülük hali de kendini genellikle iki aşırının arasında konumlandırıyor. İtidalli olma hali illa ki iki aşırının tam geometrik ortasına koymuyor kendini, kimi zaman birine daha yakın olabiliyor. Örneğin araba almak için para biriktiren birinin har vurup harman savurma ile cimrilik ekseninde kendini biraz daha cimriliğe yakın konumlandırması anlaşılabilir bir durumdur. Örnekler çoğaltılabilir.

Bunlar safi benim fikirlerim olmamakla beraber yaşadığımız coğrafya itibariyle de ilk defa muhatap olmadığım şeyler. Yukarıda bir miktar anlatmaya çalıştığım ölçü Nikomakos Etiğinde geçen ve Aristo’nun dosdoğru bir akılla ulaşılabileceğini savunduğu ahlak biçimi: “Ölçülülük”. Kendimi sizlere Aristo’nun fikirlerini tefsir edecek yetkinlikte görmüyorum. Benim bu denemede üzerine eğilmek istediğim konu, kitap vesilesiyle tanıdığım bir erdem ve bu erdemin aşırılığının gerekliliği.

Geçtiğimiz ay okuma fırsatı bulduğum Nikomakos Etiği’nde gözüme çarpan bir kavram: Megalopsychia (μεγαλοψυχία).  Bir birleşik kelime olan bu kavram kabaca yüce ruhluluk şeklinde Türkçeye çevirilse de asıl maksadı itibariyle şu anlama gelmektedir: Kişinin yüce onurlara talip olması ve özü itibariyle bu onurlara layık olması. Kitapta her erdemin olduğu gibi bu erdemin de ifrat ve tefrit noktalarına işaret ediliyor. Kişinin bu erdemden yoksun olması pısırıklık, bu erdemde aşırıya kaçması ise kibir olarak kendini gösteriyor.

İdeal bir dünyada her şeyi dört dörtlük yapmalardan söz edebiliriz fakat hayat bize acımasızca gösterecektir bir şeyi tam doğru yapmak hatırı sayılır bir tecrübe ve akıl gerektirir. Kitapta sıklıkla bahsi geçen bir husus da şu ki orta, en iyi olsa da ortaya isabet insanın bir miktar yaş alması ve tecrübe edinmesiyle mümkündür. O zaman bizim gibi acemiler, veyahut gençler, ölçülü ve isabetli olma hususunda sürekli hatalar yapacaktır ve bu hatalar vesilesiyle ustalaşıp aslolan erdemli tavrı takınacaktır.

Beşer şaşar. Yaşam boyu insan denge noktasını arayan bir fiziksel sistem gibi aşırıları arasında salınım yapıp durur. Bunlar zaten ezbere bildiğimiz şeyler olduğundan kendimi tekrarlamayacağım zira buraya kadar yazdıklarımın tamamı asıl mevzu öncesi basit bir girizgah.

Benim bu yazı vesilesiyle kafayı takmak istediğim konu bireyin yüce ruhluluk yolunda ustalaşana kadar illa hata yapacaksa hangi aşırıya daha yakın hatalar yapması daha makuldür sorusunu sormak. Yani birey henüz hangi onurlara layık olduğunu kestiremiyorsa kendini hiçbir şeye layık görmeyip pısırık mı tutmalı yoksa kendini her şeye layık görüp kibriyle mi boğuşmalı. Her kanaatkar Anadolu insanı gibi illa ki bir hata yapılacaksa bunun pısırıklıktan yana yapılması gerektiğini düşünüyor olabilirsiniz ama ben zıddını düşünüyorum. Kişi hayatının erken aşamalarında bu hususta temyiz-i savab yapamayacağı vakitlerde pısırık olmaktansa kibirli olmalı.

Bu argümanımın birinci gerekçelendirmesi kibirliliğin pısırıklıktan daha aktif bir tavır olması ve aksiyonun beraberinde reaksiyon getiriyor oluşudur. Bunu bir örnekle açıklayalım, farz edelim ki bir sınıfta sınıf başkanlığı için seçim yapmak istiyoruz. Çocuklardan biri tam istediğimiz evsafta olmasına rağmen  hiçbir şekilde aday olmuyor, içten içe kendine başkanlığı yakıştırmıyor ve köşede sessiz duruyor. Diğer tarafta ise sınıfın atılgan ve muzır öğrencilerinden biri olsun ve örnek gereği bu çocuğun başkanlık için gerekli sorumluluk ve liderlik vasıflarını barındırmadığı halde kendini başkanlığa layık gördüğünü tasarlayalım. Böylesi bir senaryoda ne olur?

Pısırık çocuk tarihe karışır. Her ne kadar bir cevher olsa da muhtemelen asla keşfedilemez. Atılgan çocuk için ise birkaç alternatif senaryo var. Birincisi başlangıçta o role layık olmasa da yapa yapa bu yönlerini geliştirip iyi bir sınıf başkanı olabilir. Bu iyimser ve bireyin faydasına olan bir senaryodur. İkinci bir senaryoda ise başarısız olup görevi bırakabilir. Bununla beraber dersini alır ve bundan sonra kendini bu tarz liderlik isteyen konularda geri tutar. İşte bu senaryo ise tam da tecrübenin yaratacağı ahlak beklentimize paralel olur. Çocuk bu vesileyle kibirlilik aşırılığından yüce ruhluluğa doğru ilerlemiş olur. Tamamen iyileşir demiyorum fakat en azından kibri törpülenir. Farz edelim çocuk başkanlık sorumluluklarını yerine getirmiyor ve bir türlü kibri kırılıp görevi bırakmıyor. O zaman sınıftaki diğer öğrenciler ve öğretmen  gibi dışsal mekanizmalar çocuğu görevden alabilir ve en azından sınıf kimin başkan olmaması gerektiği konusunda bir fikir edinir. Bireyin bundan sonra gideceği yol belli olmasa da toplum bu işten kazançlı çıkar çünkü bir sonraki liderlerini seçme konusunda fikir edinmiş olurlar ve en azından artık sınıftan bir aday eksilmiş olur.

Pısırık çocuğa tekrar dönmeyi çok isterdim fakat çocuk ne yazık ki öylece kaldı. Öğretmeninin ve arkadaşlarının kayda değer miktarda çabası ile belki daha dışa dönük bir tavır takınabilir. Fakat bu sistemin birey için enerji ve kaynak harcaması anlamına gelir. İlgili bir öğretmen söz konusu değilse çocuk, pısırıklık bataklığında sonsuza kadar saplı kalabilir. Zira onu o saplı kaldığı alandan çıkaracak hiçbir reaksiyona girmemektedir.

Tartışmamın bir de toplumsal boyutunu anlatmak isterim. Farz edelim uzak bir diyarda tüm Dünya’nın kendileri için yaratıldığına inanan bir kavim olsun. Bu kavim kendini öyle güçlü görsün ki bir zamanlar tanrının dahi sırtını yere getirdiklerine inansınlar. O kavmin yanı başında da kendini bu dünyaya ait hissetmeyen, pısırık ama onlardan çok çok daha kalabalık bir kavim yaşasın. Sizce bu küçük kibirliler ordusu mu başarılı olur yoksa pısırıklar okyanusu mu? Gelin beraber bir de bu vakayı analiz edelim.

Öncelikle tanım gereği toplumun her ferdi için olası bir liyakat söz konusu olduğunda dört senaryo var. Birey bir onura talip olup ona gerçekten layık olabilir, bir onura layık olmadığı halde talip olabilir, talip olmadığı halde layık olabilir ve son olarak ne talip ne layık olabilir. Pısırıkların çoğunlukta olduğu bir toplumda bireyler son iki gruba yığılırken kibirlilerin çoğunlukta olduğu bir kalabalıkta bireyler ilk iki gruba yığılacaktır. Peki bu yığılmalar nasıl sonuç verecek?

Şu bir gerçek ki söz konusu bir onur olduğu vakit insanları çoğu layık değildir, bu bakımdan pısırıklar ümmetinin büyük bir kısmı isabetli karar almıştır. Fakat bu isabette kıvanç duyulacak bir şey var mıdır? Yoktur, çünkü layık olmayanlar hiçbir şey yapmamıştır. Başlangıçta sıfır sonuçta sıfır. Diğer yanda ise görevlere layık olup bir toplum normu gereği pısırık kalanlar fırsat yaratma imkanını yok ederek o ümmeti bir bataklığa saplı olmaya mahkum etmiştir.

Diğer tarafta yığılmanın taliplerde olduğu kavimde ise isabetli karar alanlar layık ve talip olanlardır. Bunlar muhteşem bir iş başarmış olup girişimler, bankalar, düşünce kuruluşları inşa edebilirler. O görevlere, onurlara ve zenginliklere layıktırlar ve nitekim layık olduklarını almışlardır. Bu grubun isabet edenleri diğer grubunkiler gibi elde var sıfır değillerdir, kocaman bir artıdırlar. Diğer tarafta isabetsizleri birkaç girişim batırmış, kendilerini birkaç kitap yazıp rezil etmiş olsunlar. Ne kaybettiler ki? Kaldı ki zaten göreve layıklar da bir toplum normu olarak atılgan ve sözüm ona kibirlilerse sistem hızlıca çürüklerin yerine daha güçlülerini yerleştirebilir. Pısırıkların ümmetinde ise gökten mehdi beklenir. Oysa mehdi gelse ne ekonomi bakanlığına soyunabilir ne de bir gıda devrimine soyunur. Bunu yapacak olanlar yine ümmetin fertleridir.

İşte bu yüzde dışarıdan bütün kaybedenlerin kibirli şeytanlar olarak nitelendirdikleri o kalabalık her daim onurlu pısırıklara galip gelecektir. Keşke bu dediklerimi tecrübe edebileceğiniz bir dünyada yaşasaydınız ve argümanımın ne denli haklı olduğunu gözlerinizle görseydiniz. Bu öyle bir dünya olurdu ki o dünyanın her çağdaş ögesi -ki ister sınai ister iktisadi ister ise içtimai olsun- bir kavimden çıkar pısırıklar da onların ürettikleri teknoloji ve kültürleri altında kinleri ile tanrılarından mehdi beklerdi.

Uzun lafın kısası bu yazı vesilesiyle biraz da kafiyeli olması maksadıyla birinci kavme magnanimus ikinci kavme de makus demek istiyorum. Siz ister bireysel ölçüde ister ise toplumsal ölçüde yüce ruhlu olmaya çalışın. Yazımın başında da dediğim gibi insanın hangi onurlara kendini layık görmesi gerektiği yolda öğrenilecek bir şeydir ve tekte orta yolu tutturmak imkansızdır. O yüzden dikenli yolu seçin, biraz kibir takının ve kibrinizin bazen büyük başarılar getirmesine bazen de sizi yerin dibine sokmasına müsaade edin. Erdemli bir hayat sanılanın aksine pısırıklıkla geçen yıllardan sonra değil kibirle geçen yıllardan sonra gelecektir. Eh, yine tekrar etmiş olalım, günahı olmayanın kemali olamaz.



“Magnanimus ve Makus” öğesine 2 yanıt

  1. kanaatkar anadolu insanlarına trigger warning

    Beğen

    1. Kanaatkar Anadolu insanı ne bilsin trigger ne warning ne?

      Beğen

Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin