“Evet sayın seyirciler, bir son dakika haberiyle bültenimize ara vermek durumundayız. Rejiden aldığım bilgilendirmeye göre Hırka-i Şerif 1851 yılından beri muhafaza edildiği Hırka-i Şerif Camii’nden çalınmış. Bu, kutsal hırkanın 63238 gündür kılının kıpırdamadığı muhafazadan buhar olup uçması demek. Durumu aktarmak üzere Fatih İlçe Emniyet Müdürü Cemal Ünlü’ye bağlanıyoruz. Buyurun Cemal Bey. Malum olay nasıl yaşandı?”
“Öncelikle, buradan bütün Türk halkına ve Cemaat-ı Müslimin’e geçmiş olsunlarımı iletiyorum. Ben Cemal Ünlü, Türkiye’de bu Vahim olay bu akşam, teravih vakti sularında gerçekleşmiş. Hırka-i Şerif Camii imamı Muammer Budanur tam teravihin son rekatlarını kıldırırken, içine gaipten tekinsiz bir his zuhrettiğini bildiriyor. On sekizinci rekat olması lazım (namazkarlar uzun bir çiğdem bağdaş sonrası imamın aniden ayağa fırladığını aktarıyorlar) imam efendi içine gaipten zuhreden tekinsiz hissin kaynağını bulmuş gibi, bir anda yerinden fırlayıvermiş. Her yıl biz Fatih İlçe Emniyet Müdürlüğü olarak yaklaşık üç yüz elli insanı içeri alıyoruz, böyle gaipten sesler duyup peşinden gideceğim diye mahalle halkına rahatsızlık veriyorlar. E tabii, Muammer efendi koskoca imam, ona gelen ses Allah’tan gelmiş olsa gerek. Neyse efendim, imam camiinin turistik iç kısımlarına doğru yol almış. Bildiğiniz gibi, Hırka-i Şerif oldukça üstün güvenlik önlemleriyle atamız Osmanlı’dan günümüze dek gelmiştir. Girişteki bekçinin – ki eskiden hünkar mahfili idi ismi – yanına varıp, içeriye giren çıkan olup olmadığını sormuş. Bekçiden yok yanıtını almasıyla güvenliğe – ki eskiden hünkar kasrı idi ismi – seğirtmiş, ve ondan da olumsuz yanıt almış. Sonra, “Allah Allah, içime bir vesvese doğmuş olmalı demek ki” diye söylenerek mihraba doğru usulca yönelmiş. Tabii kafası karışık cemaatin bir kısmı dağılmış olsa da, çoğunluğu çiğdem bağdaş pozisyonunda imam efendinin gelişini beklemekteymiş. Sonrasında…”
“Lütfen Cemal Bey, sadede gelin. Haftada ortalama iki haber muhabiri, uzaklardan bağlandığı halktan bireylerin sözüne dahil olması gerekirken olamadığı için modern tıpta hiçbir tedavisi olmayan ağız kanseri olmakta, ve daha elli yaşına gelmeden emekli olup Ege ile Akdeniz kıyılarına yerleşmek zorunda kalmakta! Bu ciddi bir uyarıdır, lütfen sözün özüne ininiz!”
“Gusrakalmayın Ülker Hanım (Ülkü Hanım olacaktır), şimdi geliyordum ben de sözün özüne. Neyse efendim imam kalan iki rekatı da kıldırmış, cemaat dağıldıktan sonra rahat rahat muhafazayı keşfe inmiş. Bu arada, Türkiye’de cami doluluk oranları 2002’de yüzde 58 iken, günümüzde yüzde 24’lere kadar inmiş durumda. Bu durumun teşbihini (tespit, ama galiba analiz demek istiyor) çok değerli ilahiyat aydınlarımıza bırakıyor, ve hökümetimizden bu sayıyı artırmak için daha fazla camii açılmasını talep ediyorum. Bakın Fatih’imize, ne güzel, her yeri camii. Merkezinde de Hırka-i Şerif Camii.”
“Cemal Bey, Hırka-i Şerif çalındığına göre, Fatih’in ta göbeğinde bulunan, Hırka-i Şerifini yitirmiş bir Hırka-i Şerif Camii’nin… yani sanırım artık sadece Camii’nin… bir milli utanç haline geldiğinin farkındasınızdır herhalde?”
“Çalınmak mı…? Ünlü Hanım, bir lafımı bitirseydim. İmam Muammer efendi muhafaza katına indiğinde, Hırka-i Şerif’i her zamankinden daha parlak, kumaşı daha canlı ve renkli, adeta içine bir can dolmuş halde bulmuş. “Bir keramettir” diyerek bir bilene danışmak istemiş, ancak saatin geç olması kisvesiyle ALO Diyanet hattına bir türlü ulaşamamış. E soluğu da hemen dibindeki Fatih İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde almış – ne de hem eski hemi de yeni adı Hırka-i Şerif Koruma Kışlası’dır.”
“Kusura bakmayın Cemal Bey, sözünüzü balla kesmek zorundayım (ekranın altında polen ve arı sütü hediyeli kavanoz bal reklamları oynamaya başlar). Bal demişken, kestane balının diyarı Zonguldak olarak bilinse de, Türkiye’de yılda ortalama 650 il, ilçe veya belde bazı gıda ve tarım ürünlerinin kendilerine ait olduğunu iddia etmekte. Tabii, ne kadarının samimi olduğunu, ne kadarının da sıkıcı Anadolu hayatlarını küçük bir alt kimlik inşaasıyla renklendirmeye çalıştığını kestirmek güç (Dalparmak – Baltaşra hariç!!! yazısı ile reklam kuşağı sonlanır). Tıpkı şu anda, Hırka-i Şerif’in yerli yerinde, sapı sağlam, kılı kırk yarılmamış ve yüzyıllar, bin yıllar (bir buçuğun çoğul sayılıp sayılamayacağını hep sorgulamıştı…) sonra içine bir can dolup uyandığını iddia etmeniz gibi!”
“Bu işlerin şakası olmaz Ülke Hanım… Öbür dünyada yedi kat borcu var böyle bir iftiranın, nurlu gözleriyle görmüş imam efendi! Zaten beni de bu yüzden bağladılar porograma, dediler sen dinli, namazlı, niyazlı, ahlaklı adamsın, e oturduğun koltuk gereği bir ağırlığın da var, anlat şu Hırka-i Şerif kerametini de, Ümmet-i Muhammed’in torunları ayrı bir şevkle, kalple bağlansınlar yeniden İslam’a, peygamberine…”
“Peki Cemal Bey…” Ülkü Hanım’ın kafası karışmıştı. Bütün konuşma boyunca rejiden röportajı kesmesi veya farklı yöne çekmesi gerektiğine dair bir uyarı gelmemişti… İki ay önce olduğu gibi, rakip kanal reyting ve itibar düşürücü bir oyun mu oynuyordu yoksa… Kendine geldi.
“Peki Cemal Bey, bilgilendirmeniz için çok teşekkürler. Şimdi, izninizle reklam arasına giriyoruz.”
“Allah’ın izniyle Ünye Hanım… İnşallah ne haberler duyacağız önümüzdeki günler bunun gibi… Ne haberler!” (Cemal Ünlü’nün sevinç dolu suratı, yerini otomatik bağdaş kuran seccadeye bırakmıştı bile.)
Ülkü Hanım tel tokalı saçlarının cetvelle belirlenmiş hizasını riske atarak rejiye doğru yöneldi. Saçının “henüz şeriatı resmen ilan etmedik, ama gavat da değiliz” formülüyle belirlenen görünürlük derecesi, yoğun bir testesteron oranından muzdarip bir erkekten hızlı şekilde geriye atıyordu. Herkes en az onun kadar şaşkın, onun kadar kafası karışmış bakıyordu kendisine. Arka odadan ana haber bülteninin kel ve yaşlı yapımcısı çıktı. “Gel bakalım, bir sakinleş, nefes al, kendine gel. Türkiye’de her yıl milyonlarca insan su içiyor, sen de biraz içersin, iyi gelir.” Kadının koluna girdi, trençkotunu omzuna iliştirdi ve birlikte açık havaya çıktılar. Gerçekten de biraz su ve biraz hava iyi gelmişti sinirlerine.
“Talha Abi, sen içeride bekle istersen… Kafamı bir toparlar gelirim” diyerek yapımcıyı da kel kel ve yaşlı yaşlı gönderdi stüdyoya. Cebinden bir sigara çıkarırken diğer cebinden gelen titremeyle dağıldı toplanamayan düşünceleri. Bilinmeyen bir numaraydı, ama yine de bu işte bir numara olduğunu biliyordu bir şekilde. “Alo” diye açtı telefonu ruhsuz bir sesle.
“Selam!” diye karşıladı çocuksu bir neşeye sahip bir yetişkin erkek sesi. “Koskoca Ülkü Hanım mı… Bir fotoğraf çekinebilir miyiz? Nasıl gidiyo hayat, ah pardon, stüdyodaydın, nasıl gidiyor bülten? Her zamanki gibi, sıradan haberler, kazalar, cinayetler, değil mi?”
“Biliyordum…” Sigarayı yakmıştı sonunda. “Bu işin de altından senin çıkacağını biliyordum. Bu sefer ne yaptın, nasıl yaptın, ne için yaptın?” Bir nefes aldı. “Uğraştırma beni, dökül ortaya.”
“Tamam canım, kızma hemen… Sen de çok güleceksin, otur dinle.”
Kadının oturacak bir yeri yoktu. Saatlerdir hazırlanmakta olan, ölçüleri yeni fetvaya uygun şekilde hazırlanmış elbisesiyle öylece çöktü çamur görmüş kaldırıma.
“Şimdi, olay tam olarak şöyle gerçekleşti. Ben düşündüm, bu ülkenin çivisinin çıktığını anlatmaya çalışıyorum eylemlerimle, ama bu sefer öyle bir şey olsun ki, çıkan çivi bende kalsın, ama bu asalakların gözleri önündeki perdeler hiçbir şey yokmuş gibi asılı dursun. Aklıma bu sinsi plan geldi… Düşünürken bile biliyordum başarılı olacağını. Bizim ekip bütün resmi kurumlarda devriye devriye geziyor zaten, birinin doğru zamanda doğru nöbette olmasını bekledim. Doğru zaman ve doğru yer de bulununca, hop, namaz kılan birkaç kişinin yanından elimi kolumu sallayarak geçtim, bizim güvenliğe bir baş selamı verdim – bu arada, biliyor muydun, baş selamı var olan toplumların yüzde 92’sinde aynı anlaşılan, evrensel kabul edilen bir hareket – ve elimi kolumu sallaya sallaya Hırka-i Şerif’i haznesinden alıp çantama sıkıştırdım. Yerine de anime-con’lar için üretilmiş bir ortaçağ tuniği koydum. Amazon’dan üç yüz elli liraya aldım sadece – ki son on dört ayın en ucuz fiyatıymış, bu ekonomik durumda bile! Sonrasında, akşam teravihine sıvışıp, imamın arkasında saf tutmam yetti – her eğilip kalktığında hırka mırka bir şeyler fısıldıyordum, meleklerle konuşuyorum falan sandı enayi. Bu arada, enayi’nin kökeni Arapça mı Yunanca mı hala tam emin değilim. Son zamanlarda yapılan bir demografik araştırmaya göre halkımız yabancı kökenli Türkçe sözcüklerin yaklaşık yüzde 68’ini Türkçe kökenli sanarak milliyetçi bir duyguyla sahipleniyorlar, başka milletlere pabuç bırakmıyorlarmış… Enayiler…”
Kadının sigarası bitmiş, sinirleri gevşemişti. “Yahu bana bir haber veremez miydin öncesinde?! Stüdyoda renkten renge girdim, anladım da senin işlerinden biri olduğunu, ama renk vermemeye çalıştım.” Bu adam bir gün yüreğine indirecekti…
“Şüphem yoktu ki senden.” Dedi telefonun bir ucunda, karışık kara saçlı bir adam. Yüzünde birden fazla yetişkin seviye muziplikten kalma birden fazla yara izi vardı. “Hem o güzel yüzünün televizyonda alacağı hali bir görmek istedim.” … ama inik yüreği kaldırmayı da iyi bilirdi.
“Bak sen bak…” Kadın gün boyunca ilk defa sırıtmıştı. “Biliyor muydun, orta yaş ilişkilerini bitiren faktörlerde dördüncü sırada geliyormuş beklenmedik sürprizler.”
“Ve aynı ilişkileri harlayan da üçüncü faktörmüş o sürprizler” diye atıldı adam. “Dersimize çalıştık güzelim… beni yenemezsin kendi oyunumda. Neyse, benim birkaç gün saklanmam lazım, senle de iletişime geçemiyor olacağım. Gelecek ay için fena matrak işler var kafamızda.” Beklediği dramatik etki için birazcık bekledi. “İpucu vereyim, artık esamesi okunmayan cumhuriyetimizin zamanında kutsamış olduğu Ankara’ya, bu salakların anladığı dilden bir tasarım getirmeyi düşünüyoruz. Planlarımız arasında şimdilik Çankaya semalarına zuhredecek nur bombaları, yanıp sönecek melek hologramları, eski meclis binasının köşesine kömürden kakılmış bir Hede’ül Esvap, ve külliye bahçesine minyatür bir Kâbe eklemek gibi şeyler var… Bayılacaklar! Hatta fırsatını bulabilirsek, cumhurbaşkanının cebine…”
“Tamam, tamam” dedi kadın, gerilmişti. Adamın pervasızlığı çok çekiciydi doğrusu, ama daimi suç ortağı olma fikri hoşuna gitmiyordu. “Ne konuştuk biliyorsun, sen anlatmadın, ben bilmiyorum, suç varsa bile yalnızca sana ait… Ama her ne anlatmadıysan…” İkinci sigarasını yarımken yere atıp söndürdü. İsminden ötürü her an işini kaybedebileceğinin bilincinde olduğu stüdyosuna dönmeye hazırdı. “Dört gözle bekliyorum.” Yüzünden cebine indirirdiği telefonunu, önce gözlerindeki, sonra ağzındaki neşeyi gizlemekte kullandı.
Her tarafını sarmış, sarmadığı taraflarını da daima dikizleyen diğer beyni yıkanmışlar gibi davranmalı, kızıl renkler vermemeliydi ki beyni, güzel saçlarının altındaki kafanın içinde durabilsin. Dünyaötesi bir tutkuyla sevdiği adamı getirdi gözlerinin önüne. Milyonlarca zombi arasında beyni yıkanmamış bir avuç insandılar, ve “ikimize karşı bu dünya” klişesini yetişkinliklerine taşımış bu düzenin içerisinde, ne pahasına olursa olsun kalabalığa karışmalıydılar. Kendilerini yutmuş olan devasa yunus, ihmal edilmiş kanserli hücrelerinin yüzeye dek yayılması sonucunda devasa bir ceset haline gelerek içindeki fahri peygamberlerin yüzeye çıkma umudunu kendisiyle beraber üç denizin diplerine sürüklüyordu. Bu yavaş ve sıkıcı ölme hali, pek tabii farkında oldukları bir şeydi, tam da bu yüzden, rasyonel insanın aklıyla alay edecek, bu insan müsveddelerini ise bir önceki günden daha mutlu edecek bazı muziplikler yapma yoluna başvurmuşlardı.
Bu yosun altından tuzlu su yürüten yaşayış, bu batan balığı yanına çeviren anlayış, bu absürt değerler kümesi, ve en önemlisi, aciziyetin sonucunda teslim olmak yerine vandalizmi öğütleyen öğreti, onların Fırka-ı Şerif’iydi. Hayy’dan değil, bir patlamadan gelen özütlerini, huysuz biçimde, muhteşem bir patlama eşliğinde saçmaya, ve çapalandıkları kaderlerini, kıymetinden sual olunmayacak bir çabayla değiştirmeye kararlıydılar.
Fakat o gün henüz gelmemişti. Bilinen akıl ve mantığın sınırlarını zorlayacak işlerle, metafiziğin bile küçük dilini yutacağı bir gerçeklik algısı, zihinleri paramparça edene, ve tepeden birileri kırmızı tuşa basana dek, devam etmelilerdi. Mucizeler yaratmalı, fayları ikiye bölmeli, Mu’da yürümelilerdi – bunlar henüz başlangıçtı. Ah, üstüne pek konuşulan, ama pek az icraat yapılan büyük kıyameti insan eliyle getirebilselerdi… Bu dünyadan ihraç edilmeden önce, ne güzel bir ihracat yapmış olurlardı!
Fırka-i Şerif


Yorum bırakın