Melis, alarm çalmadan 3 dakika önce, sirkadiyen ritmine göre ayarlı akıllı yastığının titremesiyle uyandı. Gözünü açar açmaz tavana değil, bileğindeki akıllı saatin ekranına baktı: ‘’Uyku kalitesi %94. Derin uyku 12 dakika eksik. Lanet olsun, dün geceki magnezyum sitrat yetmemiş.’’
Yataktan kalkmadı, yuvarlandı. Çünkü sabah omurgasını şoka uğratmak kortizol seviyesini artırabilirdi. Başucundaki Stanley’inden su içti. Hemen telefona sarıldı. Instagram yok, hayır. WaterMinder uygulamasını açtı. 200 ml su içtiğini işaretledi. Sonra MoodTracker’a girdi: ‘’Şu an: Hırslı, odaklı ama hafif bir varoluşsal sancı içinde.’’ Kaydet.
Mutfağa girdiğinde tezgahta dizili 14 farklı kavanoz ona bakıyordu. Kahvaltısını hazırlamaya koyuldu. Bir kaşık keten tohumu, iki kaşık haşlanmış, tadı ıslak kartona benzeyen kinoa, üç gün boyunca dişlerinin arasından çıkmayacak olan bir avuç chia tohumu, ve tabii ki matcha-kolajen karışımlı, kusmuk yeşili renginde bir smoothie.
Bunu içerken kulaklığında Büyük Liderlerin Sabah Rutinleri podcast’i 2.5x hızda çalıyordu. Adam ‘’Sadece kaybedenler uyur!’’ diye bağırırken Melis, ağzındaki yeşil sıvıyı yutkundu.
Kahvaltısını bitirdikten sonra duşa girdi. Bir saat sonra vücudundaki suyu mikroskobik düzeyde emen nanoteknolojik mikrofiber havlusuyla çıktı.
Ne renk giyeceğine bir türlü karar veremedi. Kırık beyaz, buz beyazı, inci beyazı, kum beyazı… ‘’Bugün Old Money mi görünmeliyim yoksa Clean Girl mü?’’ diye sordu kendine.
Üzerine, içinde rahat etmenin imkansız olduğu, omuzları vatkalı, oversize kedi tüyü beyazı bir blazer ceket geçirdi. Ceket o kadar büyüktü ki içinde Melis’ten iki tane daha saklanabilirdi ama moda buydu. Altına, bacağın kan dolaşımını hafifçe kesen ama duruşu düzelten tayt kumaşlı kumaş pantolonunu çekti.
Aynanın karşısına geçti ve bir aylık maaşıyla aldığı Dyson saç şekillendiricisini eline aldı. Saçlarına ‘’zahmetsizce dalgalanmış’’ süsü vermek için 25 dakika uğraştı.
Sıra makyaja geldiğinde kural basitti: No-Makeup Makeup. Hiçbir şey sürmemiş gibi görünmek için yüzüne tam sekiz farklı ürün sürdü.
Masanın üzerinden Van Gogh’un kafasının sallandığı anahtarlığını alarak kapıyı açtı. Melis eskiden resim yapardı. Fena da sayılmazdı. Ama şimdi tuvalin karşısına geçtiğinde “Bunun getirisi ne?’’ diye düşündüğü için fırçaları çöpe atmıştı. Yakamıza iliştirdiğimiz rozetler, çantamızda sallanan küçük süsler… Belki de bunlar kim olduğumuzun kanıtı değil, aslında kim olmayı isteyip de başaramadığımızın sessiz çığlıklarıdır; üzerimizde taşıdığımız her nesne, yaşanmamış hayatlarımızın birer yas tutucusudur.
Ortopedik tabanlı ayakkabılarını giydi. Kapının yanındaki boy aynasında son kez kendine baktı. Saçları ve makyajı o kadar kusursuz, yüzü o kadar ifadesizdi ki… Asansöre doğru yürürken, apartman boşluğunda topuk sesleri yankılandı: Tak. Tak. Tak. (Bu ses, “Benim zamanım seninkinden değerli.” demenin mors alfabesindeki karşılığıydı.)
Ofise giderken bindiği metroda internet çekmiyordu, 15 dakika boyunca hiçbir şey tüketememek demekti bu. Beyni dopamin eksikliği sinyalleri vermeye başladı.
Bildirimler yağmaya başladığında derin bir nefes aldı. Hayata dönmüştü.
Saat 12.00’ye yaklaşırken Melis’in gözü iş maillerinde değil, telefonundaki aralıklı oruç sayacındaydı. Midesi guruldamıyordu; o ses, ona göre açlık değil, vücudunun ölü hücreleri sindirerek gençleştiği o kutsal otofazi sürecinin zafer çığlıklarıydı.
Öğle yemeğinde iş arkadaşları iskender yerken o, yanında getirdiği saklama kabındaki buharda pişmiş brokoli ve avokadosunu yedi.
Saat 16.45’teki haftalık toplantıda Melis sözü aldı. Aslında söyleyecek hiçbir şeyi yoktu ama görünürlük her şeydi. ‘’Arkadaşlar,’’ dedi, beyaz tahtaya anlamsız bir ok çizerken. ‘’Big picture’a fokuslanmalıyız. Bu projeyi push ederken main pointleri iyi analiz etmemiz lazım. Bence bu konuyu haftaya review edelim.’’ Kimse ne demek istediğini anlamadı ama hepsi, geri kalan herkesin anladığı varsayımıyla, tek salak olarak görünmemek için başıyla onayladılar.
Melis, her cuma iş çıkışında yaptığı gibi hayatının aşkını bulmak için pilates dersini ekerek şehirdeki en popüler, kimsenin birbirini duymadığı, ruhların değil bedenlerin seviştiği o bara gitti. Elinde bir kadeh kereviz sapı suyu ve votka ile etrafı kesti.
Yakışıklı sayılabilecek bir adam yaklaştı. “Selam, ateşin var mı?”
“Ateşim yok ama Myers-Briggs kişilik tipin ve bağlanma stilin nedir? Kaçıngan bağlanıyorsan hiç başlamayalım, benim terapistim bu ay dolu.”
Adam şaşkınca bakarken Melis devam etti: ‘’Kripto portföyün ne durumda?’’
Adam arkasına bakarak kaçtı.
Eve döndü. Boşluk hissi yine saldırdı ama Melis hazırlıklıydı. Askeri bir disiplinle uyguladığı gece rutinine başladı. Makyajını temizledi, aynanın karşısında Çığlık tablosundaki figüre benzeyen bir halde bir dakika boyunca ağzını açıp kapadı. Yüzüne retinol, hyaluronik asit, C vitamini ve salyangoz özü sürdü. Turuncu camlı gözlüklerini taktı, -melatonin salgısı için şarttı- çinko, magnezyum ve muhtemelen at sakinleştiricisi boyutunda iki hap daha yuttu. Ardından vücudunu at kılı fırçasıyla fırçaladı. Defterini açtı ve şunları yazdı: “Bugün de 14 saat çalıştığım ve hiç karbonhidrat almadığım için şükürler olsun.” Gece ağızdan nefes alıp çene yapısı bozulmasın diye ağzını özel bir bantla bantladı.
Rüyasında dudaklarını ısırıyordu. Nefes alışverişleri sıklaşmış, vücudunu ateş basmıştı. Karşısındaki şey çok büyük, çok sert ve çok talepkardı.
‘’Hepsini…’’ diye inledi, sesi zevkten titriyordu. ‘’Hepsini istiyorum. Zorla beni. Sınırlarımı zorla.’’
Gerilim dayanılmaz bir noktaya ulaştı. Vücudu kasıldı, parmakları çarşafları yırtarcasına sıktı. ‘’Aahh… Geliyor!’’ diye haykırdı.
Ve o an, o devasa veri akışı Server’dan içeri boşaldı. Yükleme Tamamlandı çubuğu yeşile döndü. Yıllık ciro hedefi tutmuştu.
Melis orgazmik bir titremeyle yastığa gömüldü.
Kinoa Tadında Hayat


Yorum bırakın