Sonbahar, İstanbul’un üzerine yalnızca sararmış yapraklar ve serin bir rüzgârla değil; kolektif bir tahammülsüzlük tortusuyla çöker. Beş yıllık yurt hayatının asgari alanında kendi mikro-dünyasını inşa etmiş bir genç yetişkin için aile evine dönüş, mekânsal bir gerilemeden ziyade bir egemenlik krizidir. Fakat asıl ontolojik kırılma evin kapısından çıkıldığı an başlar: metrobüs hattı, bu kentin en çıplak sosyolojik laboratuvarıdır.
Metrobüs, modern insanın nezaket kisvesini ilk turnikede soyup bıraktığı bir pre-modern mücadele alanıdır. Sabahın köründe metrobüsün kapısına hücum eden kitle, birbirinden yalıtılmış atomlar gibi değil tek bir müşterek kaygıyla yekvücut olmuş, gergin bir organizma gibi hareket eder. Herkes bir yerlere geç kalmaktadır.
– Müsaadenizle yazar burada ‘herkes’ ile kimleri kast ettiğini tafsilatıyla açıklamak arzusundadır. –
Turnikelerin birkaç adım gerisinde, rüzgâra açık asma köprünün ayazında, sabahın kör vaktinde, kendisine iki beden büyük gelen kapüşonlu hırkasına sıkı sıkı sarılmış, morarmış parmaklarıyla tuttuğu kutudan kentin telaşına doğru yarım litrelik suları uzatan, çocukluğu çoktan bir üst geçidin merdivenlerinde terk edilmiş bir sabi yerde diz çöker vaziyette oturur.
Kapının hemen eşiğinde, sırt çantasını zırh gibi göğsüne bastırmış bir üniversite öğrencisi durur; kulağında Rage Against the Machine’den Take the Power Back, gözlerinde üç aktarmalı yolun, yahut imtihan haftasının getirdiği fersizlik. Onun hemen arkasında, ütüsü hafiften kırışmış takım elbisesiyle bir plaza çalışanı vardır. Şakağındaki damar, ekrandaki okunmamış maillerin ve kaçırılmaması icap edilen sunum saatinin ritmiyle atar; modern dünyanın vadettiği “başarı” masalını sabahın yedisinde, başkalarının ter kokusuna bulanarak ödemektedir.
Tutamaca nasırlı parmaklarıyla asılmış, tırnak diplerinde gri harç kalıntısı, montunun yakası inşaat tozu yahut fabrika tineri kokan amca ise şehrin gökdelenlerini dikip sonra o binaların gölgesinden bile kovulanların, emeği her geçen gün büyürken ekmeği küçülenlerin temsilcisidir.
Yeri gelmişken, tepedeki o plastik tutacaklar dahi bu kentin görünmez bir kasıtla yalnızca erkek endamına göre tanzim edildiğinin sessiz bir vesikası gibidir, kadınların parmak uçlarında yükselerek, adeta muallakta asılı kalarak erişmeye çalıştığı basit bir tutamaç bile, kamusal sahanın fıtratındaki erkek hegemonyasını her sarsıntıda bedene hatırlatır.
Yanındaki koltukta oturan ve kucağına dayadığı pazar arabasını bir savunma hattı gibi öne süren teyze ise kentin tüm bütün telaşına karşı amansız bir mukavemet gösterir, bakışlarında hem herkesi azarlamaya hazır bir kadim mahalle ahlakı hem de kentin hızına yetişememenin, yahut da kentin artık bildiği kent olmamasının getirdiği hırçın bir yorgunluk vardır. Telefonunun parmak iziyle kaplı camında hızla kaydırdığı renkli hayatları izleyen genç kız, o ekranda belki de yalnızca ertelenmiş bir mülakatın tedirginliğini tüketmektedir.
Tasvirine muvaffak olabildiğimiz kadarıyla bu herkes, görünmez bir hiyerarşinin en alt basamağında olduğunu hissettiği için en cüzi bir omuz temasında dahi patlamaya hazır bir gurur barutuna dönüşür. Bir montun fermuarının diğerine sürtünmesi, kapı aralığında fazladan üç santimetre kapma çabası ya da birinin diğerine “İlerlesene kardeşim!” diye haykırması, bireyin bu devasa çark içinde büsbütün hükümsüz kaldığına dair duyduğu bastırılmış öfkenin dışa vurumudur belki de. İnsanlar birbirine değil; sisteme, trafiğe, tükenmişliklerine ve geç kalmışlıklarına bağırmaktadır.
Nihayet kapılar tıslayarak açılıp demir kütle içindekileri kentin kaldırımına kustuğunda, herkes kendi cürmü kadar bir istikamete dağılır. İşte tam bu eşikte, adliye koridorlarının buz kesmiş mermerleriyle kentin sisi arasında seğirten, omzunda görünmez bir mizan taşıyan bambaşka bir gölge belirir. Bir kefesinde kendi elleriyle dövdüğü çelik zırh durur; tek başına ayakta kalmanın, kentin dişlilerine karşı kuşanılmış soğuk, pürüzsüz bir kalkan. Diğer kefesinde ise o zırhın altında gizlice atan, ne vakit bir rüzgâr esse titreyen ve günün sonunda sadece bir başka göğsün sıcaklığına yaslanmak isteyen çıplak bir serçe telaşı vardır. Terazi hiç durmaz; bağımsızlığın getirdiği o vakur dik duruş ağır bastıkça, içerideki serçe biraz daha üşür.
Kentin aynalarına baktığında gördüğü şey, kusursuz bir kalenin surlarıdır. O surları bizzat kendi eliyle tahkim etmiştir, zira sokaklar, bir parça zafiyet sezdiği anda üzerine üşüşen hoyrat rüzgârlarla doludur. Ne var ki surlar yükseldikçe, içeriye sızan ışığın yolu da daralır. Bu çağın meydanlarında dolaşan yabancılar, ya o taş duvara çarpmaktan korkup gerisin geri kaçan ürkek gölgelerden ibarettir ya da surları fethedip ganimet gibi yağmalamaya hevesli kaba istilacılardan. Kalenin kapısını kırmadan, taşlarını incitmeden, ardındaki odada yanan küçük mumu merak eden tek bir yolcu bile geçmez kapı önünden. Büyüyememiş çocukların şımarıklığı ile köhnemiş kibirlerin arasında, ruhun tevafukunu taşıyacak bir hemhal bulmak; kurumuş bir nehir yatağında inci aramaya benzer kimi zaman.


Yorum bırakın