Mert Kuleci: Hepinize merhabalar, Samanaltı’na hoş geldiniz. Bugün bir yazarı ağırlıyoruz; Batuhan Bulur kendisi Yol isimli romanın yazarı olarak şu an bizimle beraber. Bu söyleşide hem roman üzerine hem de kendi hayatı ve yazarlık deneyimi üzerine konuşacağız. Merak ettiğim hususları, kitap üzerinden çıkardığım yorum ve analizleri kendisine sormaya gayret edeceğim. Batuhan Bey hoş geldiniz, nasılsınız?
Batuhan Bulur: Hoş bulduk, iyiyim. Teşekkür ederim, siz nasılsınız?
Mert Kuleci: Biz de iyiyiz, çok teşekkürler. Öncelikle sizi tanıyarak başlamak istiyorum. Kendinizi tanıtır mısınız; Batuhan Bulur kimdir? Edebiyatla, okuma deneyimiyle ve yazın hayatıyla bağınız ne zaman ve nasıl oluştu? Hangi tür eserleri okursunuz, nelerden beslenirsiniz?
Batuhan Bulur: 35 yaşındayım, Ekonometri mezunuyum. Yani aslında oldukça sayısal bir alandan geliyorum; edebiyatla profesyonel bir bağım yok. 12 yıldır da finans alanında profesyonel olarak çalışmaktayım. Çok sıkı bir okuyucu olduğumu söyleyemem açıkçası. Hatta ortalama uzunlukta bir kitabı bitirmem bazen bir buçuk ayı bulabiliyor. Fakat özellikle üniversite yıllarında farklı türlerden çok fazla film izlerdim. O dönemde Zeki Demirkubuz’un Yazgı filmini izlediğimde ana karakter beni çok etkilemişti. Gerçek hayatın içinde yer alan ama biraz da gerçek dışı, absürt bir karakterdi. Hatta kendi kendime “Gerçekten böyle bir insan olabilir mi?” diye sormuştum. Ardından bunun bir kitaptan uyarlandığını öğrendim ve Albert Camus’un Yabancı romanını okudum. Çok ilgimi çekmişti. Bu vesileyle sıra dışı karakterlere ve absürt durumlara ilgim arttı. Daha sonra Kafka gibi yazarları okumaya başladım; varoluşçu edebiyat dikkatimi çekti. Edebiyatla tanışmam ve bağımin kurulması özellikle bu tür anlatılar üzerinden gerçekleşti diyebilirim.
Mert Kuleci: Yazgı güzel bir filmdir, Musa karakteri ve Camus göndermeleri keza böyledir. Ben kurumsal hayatı da merak ediyorum; kendim de içinde bulunduğum için. Aktif olarak çalışırken bir anda oturup bir roman yazmak, akşamları vakit ayırarak bunu somut bir kitaba dönüştürmek ciddi bir sabır ve disiplin işi. Siz bunu nasıl başardınız? Nasıl bir rutin izlediniz ve bundan sonrası için de böyle bir vakit ayırabileceğinizi düşünüyor musunuz?
Batuhan Bulur: Aslında ben bunu bir yük olarak görmüyorum. İş hayatı belirttiğiniz gibi yoğun ve stresli bir süreç. Ancak yazmak bana tam tersine bir hobiyle ilgileniyormuşum veya film izliyormuşum hissi veriyor. Hayatın sıkıcılığından, monotonluğundan kurtulup yeni bir dünya yaratmış gibi hissediyorum. Tıpkı Musa karakteri örneğinde olduğu gibi; hayat monoton devam ederken kendime tamamen yeni bir dünya yaratarak eğleniyorum. Dolayısıyla bu süreç bana hiçbir zaman yük gibi gelmedi. Kitap yazmadan önce de genelde uyumadan önce kafamda hikayeler kurgulardım; bu durum daha hızlı uyumama da yardımcı olurdu. Ertesi gün stresli bir toplantı olsa bile bu tarz kurgular beni rahatlatırdı. Yol kitabının ilk fikri de yine bir gece böyle şeyler düşünürken geldi. O gün Death Note izlemiştim; bir deftere yazılanların gerçekleşmesi fikrinden hareketle kitabın ilk kıvılcımı doğdu.
Mert Kuleci: Fikirden ziyade onu not almak, kurguyu oturtmak, karakterleri işlemek ve bilgisayar başına geçip somutlaştırmak çok daha büyük bir meziyet ve sabır gerektiriyor. Fikir doğduktan sonra yazım süreci nasıl ilerledi, neler yaşandınız?
Batuhan Bulur: Ana fikir geldikten sonra “Gelecekte olacakları yazabildiğim bir defterim olsaydı ne yazardım?” diye düşünmeye başladım. Sonrasında kendime “Bir şeyleri değiştirmek için gerçekten bir deftere mi ihtiyacımız var, yoksa harekete geçmemiz mi gerekir?” sorusunu sordum. Yol romanındaki Çağatay karakteri de hayatından, rutininden ve çevresinden nefret eden ama bu döngüden çıkmak için hiçbir şey yapmayan bir adam. Bu fikir karakterle bağ kurmamı sağladı. Ben de kurumsalda çalışan biri olarak “Neden böyle bir kitap yazıp basmayayım?” dedim. Ticari bir kaygı gütmeden, sadece arkadaşlarımla ve az sayıda da olsa bir okuyucu kitlesiyle paylaşma fikri beni heyecanlandırdı ve harekete geçtim. Eve gidip Word belgesini açarak yazmaya başladım. Baştan sona her şeyi planlamaktan ziyade yazma sürecinde konunun devamı kendiliğinden geldi. Başta kısa bir öykü olur diye düşünüyordum ancak zihnimde konu derinleştikçe 144 sayfalık bir romana dönüştü.
Mert Kuleci: Elinize sağlık, ben de kitabı keyifle okudum. Kurgusu, havası oldukça akıcı bir eser. Metin üzerinde kod tabanlı bazı analizler de gerçekleştirdim. Zaman geçtikçe edebi metinlerde cümle başına düşen kelime sayılarında bir azalma eğilimi görülüyor; bağlaç ve edat kullanımı azalıp nokta kullanımı artıyor. Türk edebiyatında Nurullah Ataç ile Said Faik arasındaki tartışmada da Ataç, Said Faik’e fazla nokta koyduğunu, cümleleri virgülle veya “ve” bağlacıyla bağlaması gerektiğini söylemiş, ardından Said Faik’in üslubunda ciddi bir dönüşüm yaşanmıştı. Sizin eserinizde de günümüz şartlarına uygun, kısa ve kesik bir cümle ritmi var. Lakin kısa cümle kullanımı bazen betimlemeleri, mekan tasvirlerini ve içsel derinleşmeyi sınırlayabiliyor. Bu ritmi tercih ederken derinleşmeden feda ettiğinizi düşündünüz mü?
Batuhan Bulur: Tabii, her tercih bir şeylerden vazgeçmeyi gerektiriyor. Bazı okurlar daha uzun betimlemelerle atmosferi hissetmeyi sevebilir. Ancak ben kısa, vurucu ve yer yer ritmik cümleleri seviyorum. Örneğin kitabın ilk sayfasında yer alan “Hava griydi ben siyah, yollar egzoz kokuyordu, parmaklarım izmarit” cümlesi bana göre kısa ve öz. Zihnimde o kasvetli ortamı ve Çağatay’ın ruh halini doğrudan canlandırıyor. Kısa cümlelerle detayları okuyucunun hayal gücüne bırakmanın daha derin bir imgeleme imkanı sunduğunu düşünüyorum. Fakat belirttiğiniz gibi, uzun betimleme arayan bazı okurları bu noktada kaybedebilirim, bu bir tercih meselesi.
Mert Kuleci: Karakterin zihninden okuduğumuz için yeraltı edebiyatı hissini, yalnızlığı, fabrikadaki mekanikleşmeyi doğrudan alabiliyoruz. Metnin diyalog oranı oldukça düşük; yaklaşık %11-12 civarında. Geri kalanı Çağatay’ın iç sorgulamaları ve dış dünyayı aktarımı. 144 sayfalık uzunluk bu yapıyla oldukça dengeli duruyor. Sayfa sayısını baştan planlamış mıydınız?
Batuhan Bulur: Yol benim yazdığım ilk metin değil. Daha önce basmadığım, sadece arkadaşlarımla paylaştığım daha uzun ve betimlemelere bolca yer verdiğim bir dosya yazmıştım. Yol için spesifik bir sayfa sayısı hedeflemedim ama daha vurucu ve akılda kalıcı bir hikaye anlatmak istedim. Yan karakterleri biraz daha derinleştirebilirdim belki ama bu hikaye için optimum noktanın burası olduğunu hissettim. Süreç planlı değil, akışında gelişti ve yaklaşık bir aylık yoğun bir çalışma sonucunda tamamlandı.
Mert Kuleci: Çağatay karakteri sizi ne kadar anlatıyor veya temsil ediyor? Kendinizden ne kadar pay kattınız?
Batuhan Bulur: Kendimden bağımsız bir karakter yaratmaya çalıştım. Büyüttüğüm veya doğrudan yansıttığım özellikler olmamasına gayret ettim. Beni tanıyan arkadaşlarım belki daha objektif yorum yapabilir ama kişisel olarak bana oldukça zıt bir karakter. Fazla karamsar, harekete geçme korkusu olan, rutinine hapsolduğu halde şikayet edip hiçbir şey yapmayan biri. Bu açılardan kendimle ortak bir nokta görmüyorum; bağımsız bir karakter kurguladığıma inanıyorum.
Mert Kuleci: Kitaptaki absürt mizah unsurları, Bakkal Aristo gibi karakterler Türk edebiyatında Murat Menteş veya Alper Canıgüz tarzı bir izlenim bırakıyor. Dünya edebiyatında 90’lar ve 2000’lerde baskın olan postmodern kurgu oyunları son yıllarda yerini daha az absürt, duygusu yüksek ve şiirsel bir dile bıraktı. Sizin bu absürt mizah geleneğiyle ve bahsettiğimiz yazarlarla ilişkiniz nasıldır?
Batuhan Bulur: Sıkı bir edebiyat okuru olmadığımı belirtmiştim. Alper Canıgüz’ün Oğullar ve Rencide Ruhlar kitabını uzun zaman önce okumuş ve stilini çok beğenmiştim; fakat doğrudan bir etkilenme diyemem. Şahsen absürt mizahı seviyorum. Yol’un karanlık atmosferini dengelemek için mizaha ihtiyaç duyduğumu hissettim. Bazen mizah trajediyi hafifletmekten ziyade onun ne kadar absürt olduğunu ortaya çıkarıyor. Örneğin Çağatay, annesini kaybettiğinde ölüm izninin üç gün olduğunu öğreniyor. Kendi kendine bu sürenin mutlaka bilim insanları tarafından yapılan araştırmalar sonucunda belirlendiğini düşünüyor. Sonuçta rastgele seçilmiş bir rakam olamaz! Demek ki annesinin acısını atlatması için üç gün yeterli. Biraz dişini sıkarsa üç günün sonunda her şey normale dönecek. Yani aslında burada mizahı yaratan şey, son derece trajik bir durumun karşısında Çağatay’ın sistemin dayattığı bu saçmalığı sorgulamak yerine ona mantıklı bir açıklama bulmaya çalışması. Benim sevdiğim absürt mizah da tam olarak bu tür çelişkilerden doğuyor.
Cheesus ve Bakkal Aristo gibi karakterler de bir hava katmak için sonradan eklenmedi; hikayenin doğal akışından doğdu. Yalnız bir adamın evine dadanan bir fareyle iletişim kurma çabasından Cheesus doğdu. Bakkal Aristo ise günlük hayatta her konuda söyleyecek sözü olan, felsefe yapmayı seven esnafların bir yansımasıydı. Postmodern ögeler barındırsa da özünde bir fabrika işçisinin son derece sıradan görünen hayatından yola çıkan bir hikâyedir.
Mert Kuleci: Eserde çok güzel pasajlar var. Örneğin 39. sayfada geçen “Bir insan hakkında tek bakışta hüküm vermenin en kolay yolu nedir biliyor musun? Telefon duvar kağıdı. En iyi insan duvar kağıdını varsayılan (default) bırakan insandır Çağatay’ım. Öyle adamdan hiçbir koşulda kimseye zarar gelmez” ifadesi toplum tespitleri açısından çok şık. Peki yazım bittikten sonraki süreç nasıl ilerledi? Dosyayı kime okuttunuz, Doğa Yayınları ile nasıl anlaştınız ve basım süreci nasıl gerçekleşti?
Batuhan Bulur: İlk yazdığım basılmayan kitabı çıkaracağımı söylediğim için çevremde biraz espri konusu olmuştum. Bu yüzden Yol’u yazarken arkadaşlarıma bahsetmedim, sürpriz olsun istedim. Bitirince internette tanınmamış yazarlara fırsat veren ve hızlı dönüş yapan yayınevlerini araştırdım. Doğa Yayınları ile karşılaştım, iletişim kurduk ve olumlu bir enerji yakaladık. Beni bir editöre yönlendirdiler; editoryal inceleme ve düzeltmeler yapıldıktan sonra 20-25 gün gibi kısa bir sürede basım süreci tamamlandı. Benim açımdan oldukça keyifli ve öğretici bir süreçti. Yazmayı seven ve elinde tamamlanmış bir dosyası olan herkese bu deneyimi yaşamalarını tavsiye ederim.
Mert Kuleci: Tamamen anı olsun diye mi yaklaştınız, yoksa kitleler tarafından okunmak, takdir edilmek gibi hedefleriniz var mı?
Batuhan Bulur: Başlangıç noktam tamamen bir hobi ve anı bırakma arzusuydu. Ancak tanımadığım insanların bu kitabı okuması, olumlu ya da olumsuz geri bildirimde bulunması tabii ki çok değerli. Elbette daha fazla okura ulaşmasını isterim.
Mert Kuleci: Masanızda yeni projeler var mı? Yazmaya devam ediyor musunuz?
Batuhan Bulur: Evet, Yol’dan sonra yazmaya başladığım Ölüler Meclisi adını verdiğim bir dosya var. Çağatay’ın aksine son derece eğitimli, kibirli ve başarılı olan Feridun adında bir karakterin hikayesini anlatıyorum. Karakter girdiğimiz sınavlar sonucunda hiç başvurmadığı bir makama atandığını öğreniyor: “Ölüler Meclisi Asbaşkanı”. Bu meclis, halk arasında bir sonraki gün ölecek insanların listesini belirleyip onaylayan bir oluşum. Efsane mi yoksa gerçek mi olduğu belirsiz bu yapının etrafında yine absürt bir kurgu ilerliyor.
Mert Kuleci: Merakla bekliyoruz. Söyleşimizin sonuna gelirken Yol romanının okuyucuya aktarmak istediği temel mesaj nedir? Son olarak eklemek istediğiniz bir düşünce var mı?
Batuhan Bulur: Yazarken evrensel bir mesaj verme kaygısı gütmedim; kafamdaki hikayeyi aktarmak istedim. Romanın sonunu da kesin bir yargıdan ziyade okuyucunun kendi yorumuna bırakacak şekilde esnek tasarladım. Beni burada ağırladığınız ve değerli sorularınız için çok teşekkür ederim.
Mert Kuleci: Biz de Samanaltı ekibi olarak teşekkür ederiz. Batuhan Bey’in Yol isimli romanına açıklamadaki bağlantılardan ulaşabilir ve satın alabilirsiniz. Tekrar teşekkürler, görüşmek üzere.
Batuhan Bulur: Teşekkürler, iyi günler.
Yol kitabını satın almak için:
https://www.trendyol.com/pd/doa-yayinlari/yol-batuhan-bulur-p-1203534314?merchantId=1138555&filterOverPriceListings=false


Bir Cevap Yazın