kültür ve sanat içerikleri


Otosefali

Doğu ve batıyı kim tanımlar bilmiyorum fakat bizim ikisine de ait olmadığımız kesin. Batı, yaşamlarının manasını doğaüstü güçlere yaslamış durumda. Elbette durum bizde de farklı değil çünkü tüm hayatlarımız belli kural ve kanunlara ayrılmış biçimde sergileniyor. Tanrı mı insanı yarattı, insan mı tanrıyı yarattı pek bir fikrim yok. Peki, Tanrı’yı düşünürsek; O da insanı kendi eseri mi sanır, yoksa insanın hayalinde doğduğunu mu fısıldar kendine?

Tıpkı kafalarını kaldırıp güneşi ilk kez gören o ilkel insanlar gibiyiz. Biz ise Dajbog ve Chors’u görüyoruz. Gök gürlese, sanki yer sallanmışçasına korkuyor ve Perun’a tapıyoruz. Onun yüceliğiyle alay edercesine tüm zemine, yer altına hükmeden Veles’in sakinliği ile arınıyoruz. Mokoş’un duygusallığı ve doğurganlığı kadar bereketliyiz. Evin her köşesinde bir cin ve peri arıyoruz. Heykeller dikiyoruz, belki bazen Perun’u dindirmek için horoz kesiyoruz. Veles bizimle alay etse de eğer büyük bir düşmanı alt ettiysek de bir insanı Perun’a kurban ediyoruz. Bizimle alay ediyorlar ya da çok daha farklı kurumlara inanıyorlar. Yalnız hissediyoruz. Halkımızı derin bir yalnızlığa itiyoruz.

Sanırım devletlerin de insanlar gibi duyguları vardır. İçgüdüsel olarak meylettikleri şeyler vardır. Örneğin, her insan çevresinde gördüğüne uyum sağlar. Sürü halinde davranırlar. Güçlü bir cemaatte büyüyen insan, aynada kendi acizliğiyle yüzleştiğinde erir, kül olur. İşte dinler de devletler arasında, savaşlar arasında, kültürler kargaşasında metastaz yapar. Belki de ortak tek bir tanrı anlayışı gerçekten toplumlara huzur verir, fakat günün ve saatlerin taksimini her tanrı farklı yapar. Her insan farklı yorumlar. İşte bu yüzden, çok dağınık ve kavgacı tanrılarımız, yalnız bir halkımız, bütünleşmemiş bir inancımız var.

Elçilerim geldiler. Mutlak ve kutlu haberler ile bana görünmelerini istedim. Yardımcılarıma söyledim, eğer gerçekten gidip gördükleri topraklarda benim ve halkımın ilgisini çekebilecek bir şey varsa huzuruma çıksınlar. Beğenip beğenmememin önemi yok, saygı duymalıyım. Aralarından birisini tercih edip, diğerlerini insanlığın çöplüğüne yuvarlamalıyım.

İlk elçi konuşmaya başladı.

“İdil Bulgarlar’ından geldim ve sizi büyük bir saadet ile selamlamak isterim. Müslümanların ibadetlerini inceledim. Tarttım, ölçtüm. Ben de icabet ettim. Hislerine ortak oldum. Lakin gördüm ki yüzlerinde hiçbir surette neşe yoktur. Epey hüzünlü oturmaktadırlar, kızgın bir tanrının gölgesinde etrafa kasvetli bir koku yaymaktadırlar. Alkol içmezler, bu dünyanın zevklerini bir kenara itmişlerdir. Bu sayede harika bir cennete gideceklerine iman ederler. Cenneti düşünemeyeceklerinin farkındadırlar, bu nedenle bakire bir erkeğin kadını arzuladığı gibi onu arzularlar.”
“Olmaz,” dedim. “Rusların neşesi içmektir, biz alkol olmadan yaşayamayız.” Diğer elçiyi dinlemeye başladım.

“Hazar Türklerinin iline uğradım. ‘Sizin yurdunuz neresidir?’ diye sordum. ‘Tanrı atalarımıza kızdı,’ dediler. ‘Kendi yurtlarından sürülmüşler, tüm dünyaya yayılmışlar. Her bir evde, her bir derinin altında sinsice yaşayan bir ruh olmuşlar. Topraksız bir ruh.’”
“Olmaz,” dedim. “Toprağı olmayan din istemem.” Diğer elçiyi dinlemeye başladım.

“Almanları gördük. Kiliselerine gittik, ibadet eylerlerken izledik. Fakat hiçbir ihtişam ve güzelliğe rastlayamadık. Tanrı’ya değil insana tapıyorlar. Dinlerini devlet yapmışlardır efendim. Dine girmek demek, devletlerine girmek demektir.”
“Olmaz,” dedim. “Siyasi otoritenin boyunduruğuna giremem. Halkım özgür ve bağımsızdır. Fakat Almanlar kasvetli, dağınık ve fevkalade sadedirler.” Diğer elçiyi dinlemeye başladım. Aralarında sadece onun gözü parlıyordu.

“Efendim, size bir müjdem var. Denizden geliyorum yalnız hayatımda böyle bir denize rastlamadım. Ya da siz deyiniz dağlar tepelerden geliyorum fakat ne böyle bir tepe ne böyle dağlar ne de böylesi surlar gördüm. Hayal âlemi, ruhani bir etki ve işte tanrının tezahürü. Lüks ve ihtişam. Korku. Sizlere korkudan başka bir şey getirmedim. Perun’dan fenadır. Bizi o ihtişamlı ayinlerin yapıldığı yere götürdüler. Cennette miydik yoksa dünyada mıydık, bilemedik. Çünkü yeryüzünde böyle bir güzellik ve ihtişam olamaz. Bunu tarif edecek kelimemiz yok. Tek bildiğimiz, Ayasofya’da Tanrı’nın insanlarla birlikte olduğu ve onların ibadetlerinin diğer tüm ülkelerden üstün olduğudur. O güzelliği bir kez gördükten sonra, artık Kiev’deki o eski halimize dönemeyiz. Siz buyrunuz, lakin buyurmaz iseniz dahi biz sizin affınıza sığınırız ve orada, onlarla yaşamak isteriz. Tanrı’yı anmak isteriz. Diyeceğimiz odur ki: İmparatorları Tanrı’nın yeryüzündeki tezahürüdür. Sizsiniz. Siz tanrının yeryüzündeki gücü olacaksınız. Vareglerden Greklere layıksınız. Eğer Bizanslı dini yalan olsaydı, büyükanneniz onları seçmezdi. O, bir bilgedir.”

Etkilenmişlerdi. Giderken ne kadar hevessiz görünüyorlardı. Şu anda cenneti görmüş bir kurban gibi ya da tanrıyla tanışmış bir insan gibi heyecanlıydılar. Onlar için dünyevi ömür bitmiş, geriye yalnızca Tanrı’ya adanacak bir varoluş kalmıştı. Düşündüm, hem de günlerce ve aylarca. Sordum soruşturdum. Halkı dinledim ve anladım. Yalnızca kendimle istişare ettim. Olacaktı. Ben tanrının yeryüzündeki tezahürüyüm. Ve öyle olacağım.

Güzelliğin karşısında diz çöken elçilerim yanılmıyordu; insan ancak hayran olduğu güce sadakat besler. Perun’un öfkeli şimşeklerini, Bizans’ın o büyüleyici ve sakin ışığıyla söndürüyorum. Bugün Dinyeper’in sularında sadece günahlarımızdan değil, bizi yalnız bırakan eski tarihimizden de arınacağız. Kiev, Doğu’nun parlayan kubbesi olacak; çünkü insanı da devleti de kurtaracak olan tek şey, tanrıda bulduğumuz o mutlak ihtişamdır.



Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin