Her şey Yıldırım Bayezid’in 1396’da Niğbolu Zaferi öncesi adadığı bir adakla başlıyor. Rivayete göre; Bayezid, “Bu savaşı kazanırsam Bursa’ya 20 tane cami yaptıracağım,” diyor. Zafer kazanılınca devrin alimleri, özellikle de damadı Emir Sultan, “Hünkarım, 20 ayrı cami yerine 20 kubbeli ulu bir cami yapalım,” önerisini getiriyor. İşte Ulu Camii’nin o heybetli çok kubbeli mimarisi buradan geliyor.
İçeri girdiğinizde karşınıza çıkan o meşhur iç şadırvanın da çok tatlı bir rivayeti var: Caminin yapılacağı alandaki arsa sahiplerinden yaşlı bir kadın arsasını satmak istememiş, zorla da alınmamış. Kadın ikna olup rıza gösterene kadar oraya dokunulmamış; rızası alındıktan sonra da “Zorla alınan yerde namaz kılınmaz” hassasiyetiyle tam o parsele denk gelen kısma caminin iç havuzu/şadırvanı yapılmış. Duvarlardaki 192 devasa hat levhası ise camiyi adeta dünyanın en büyük açık hat müzesi haline getiriyor.
Ulu Camii’nin hemen yanı başındaki Koza Han, 1491’de II. Bayezid tarafından İstanbul’daki cami ve külliyesine gelir getirmesi amacıyla yaptırılıyor. Burası öyle sıradan bir çarşı değil; İpek Yolu’nun Anadolu’daki kritik duraklarından biri. Yüzyıllar boyunca köylüler yetiştirdikleri ipek kozalarını çuvallarla buraya getirmiş, alt kattaki depolarda tarttırmış, üst kattaki tüccarlarla kıran kırana pazarlıklar yapmış. Burada Bursa’nın meşhur süt helvasını denedik.
Bursa merkez, Osmanlı’nın beylikten devlete geçtiği ilk adımların hafızası. Tophane sırtlarındaki Osman Gazi ve Orhan Gazi Türbeleri, eski bir Bizans yapısı olan “Gümüşlü Kümbet”in yerine kurulmuş. Osman Gazi vefat etmeden önce oğlu Orhan’a tepeyi gösterip “Beni şu gümüşlü kubbenin altına gömün.” diye vasiyet ediyor ve Bursa fethedilince vasiyet yerine getiriliyor. Hazır gelmişken bir Fatiha okuduk ecdada.
Tarihi birkaç asır ileri sarıp deniz kıyısına indiğinizde atmosfer tamamen değişiyor. Mudanya sahilindeki beyaz ahşap köşk, 19. yüzyılda Rus asıllı bir tüccar olan Aleksandr Ganyanof tarafından inşa edilmiş. Ama onu tarihe altın harflerle kazıyan olay Ekim 1922’de yaşanıyor.
Büyük Taarruz sonrasında Türk ordusu İzmir’i kurtarıp Boğazlar ve Trakya’ya yönelince, İtilaf Devletleri masaya oturmak zorunda kalıyor. İsmet Paşa liderliğindeki Türk heyeti, İngiliz, Fransız ve İtalyan generallerle bu köşkte günlerce süren çok çetin diplomatik pazarlıklara tutuşuyor. Hatta öyle gergin anlar yaşanıyor ki, İsmet Paşa’nın bağımsızlık şartlarından taviz vermemek için yumruğunu masaya vurduğu anlatılır. Sonunda 11 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi burada imzalanıyor; böylece Doğu Trakya tek bir kurşun atılmadan masada kurtarılıyor ve Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatik temelleri atılıyor.
Tarihin büyük diplomatik masalarından çıkıp hayatın en sade hâline karışarak pazara gidip meyvelerimizi aldık; sonra sahilde bir çeşmenin başında onları yıkayıp yedik. Büyük kararların, savaşların ve antlaşmaların yaşandığı yerlerde hayat bir şekilde devam ediyor; insanlar pazara gidiyor, meyve alıyor, çeşmede yıkayıp yiyor, sohbet ediyor. Belki de bir şehri gerçekten tanımak, tam olarak bu iki hâli aynı anda görebilmek demek.
Mudanya’dan zeytin ağaçlarıyla çevrili kıvrımlı yolları aşıp ulaştığımız Trilye, diğer adıyla Zeytinbağı, kökleri antik çağlara ve Bizans’a uzanan eski bir Rum balıkçı ve zeytin kasabası. İsminin, Bizans döneminde buraya sürülen üç azizden geldiği rivayet edilir.
Yüzyıllar boyunca dünyanın en kaliteli sofralık zeytinlerinin ve ipeklerinin üretildiği, şarapçılığın yapıldığı bu kasabada Osmanlı ve Rum halkı uzun yıllar bir arada yaşamış. 1923’teki Mübadele ile kasabanın Rum sakinleri Yunanistan’a göç ederken, oradan gelen Selanik ve Girit göçmenleri buraya yerleşmiş. Sokakları gezerken gözümüze çarpan Taş Mektep ise 1909’da Rum çocukları için inşa edilmiş, mübadeleden sonra ise Türk yetimler için Darüleytam olarak kullanılmış çok katmanlı bir hafıza mekanı.
Dar bir sokakta asmadan taze yaprak toplayan bir teyzeye rastladık. Gelen giden turistlerin hayranlığına tebessümle karışık öyle bir iç geçirdi ki: “Köyünüz çok güzel diyor gelenler ama kimsecikler kalmadı burada…”
Günübirlik gelenlerin gördüğü o estetik tablonun ardında, gidenlerin bıraktığı boşluk ve kalanların sessiz yalnızlığı vardı.
“Teyze biraz da bize versene” deyip yaprak isteyince tek bir yaprak bile vermedi! Muhtemelen kışlık salamuranın ya da tencereye sarılacak yaprak sarmasının hesabından şaşmak istemedi teyze. Eh, göz hakkı be teyze.
Bursa’da konakladığımız otelin sahipleri de şehrin kendisi kadar sıcak ve sohbeti bol insanlardı. Annem de öyle olunca, daha ilk karşılaşmada uzun bir muhabbete daldılar. Biz bir yandan ertesi günün planını konuşurken onlar çoktan memleketten, hayattan, insanlardan konuşmaya başlamışlardı. Bazen bir şehri tanımak için tarihî eserleri kadar, insanlarının nasıl konuştuğuna da kulak vermek gerekiyor. Bursa’da bizim payımıza düşen de biraz buydu.
Ulu Mabetlerden Zeytin Kokulu Sokaklara: Bursa


Bir Cevap Yazın