Yemen’de savaş var. Ben diyeyim beş, siz deyin yedi hizip, hem çok eskiye dayanan, hem de hiçbir dayanağı olmayan bir mücadelenin içerisinde. Ne kadar heyecanlı, öyle değil mi? Gerçek hayat boyutunda bir satranç tahtası, ve kurallar öyle bir ayarlanmış ki, ortada piyon değiş tokuşlarının tatmin edici tıkırtısından başka ses yok. Şah olmak güzel şey, eğer hareket etmeye ihtiyacın bile yoksa, seni hiçbir şey tehdit edemeyecekse. O zaman nasıl bitecek derseniz oyun, bitmeyecek, güzelliği de orada zaten. Piyonlar ahşap evlere giriyor, takırtılı ritüellerle yeni piyonlara gebe kalıyorlar. Piyonlar aynı anda hem her renk, hem de aynı renk. Sayısız boyuttan tek sıra halinde akan piyonlar, ölüme falanks diziliminde ilerleyen alaylar. Bir yığın halinde ölüme koşuyorlar, bir yığın halinde ölüyorlar, birbirlerinin üzerinde çarpışarak üçüncü boyutta yepyeni bir cephe açıyorlar.
Piyonlar ufak karargahlara uğruyor bazen. Burada kendilerine arkadaşlar buluyor, kaosun ortasında minik bir düzen parçasına tutunuyorlar. Toz dumandan göremiyorlar etrafı, burnunun ötesini göremeyen birisi, yakınındaki kırık dala tutundu diye suçlanabilir mi? Birkaçı fil oluyor burada, birkaçı at, ve kendilerine özel biçimlerde, fiyakalı biçimde atlıyorlar savaş alanına, hayvani nidalarla. Ve fiyakalı biçimde ölüyorlar.
Kaleler var karargahların başında. Kamp ateşinin başında, yanında her daim birkaç fil ve at, ellerini ısıtan. Yüzlerinde ciddi, küt bir ifade, kirli, kırçıl sakallar. Bazıları var, ateşin içine baktığında tek düşündüğü ateşin kendisi, ölüm ve tahribat. Kimi ailesini düşünüyor, kimi düşünmeyi yasaklamış kendisine. Hepsinin korkusu ortak: dört duvar arasına girmek. Bu yüzden akışkandır kaleler, zapt olunmayı istemezler, geride piyonlar, atlar ve fillerden oluşan yığınlar bırakma pahasına duvarlar dışında yaşarlar. Dört duvar arasına girdi mi, işi bitmiştir bir kalenin, aydınlık ve kötücül bir gelecek tezahürü yalnızca yemek saatlerinde, günde birkaç kez ve birkaç saniyeliğine mümkün olabilecektir.
Dünyada savaş var. Farklı renklere boyanmış, farklı flamalar altında savaşan, aynı piyonlar. Aynı atlar, filler. Aynı kaleler. Belki başını eğmemeye yemin ettiyse dahi, kafasını yalnızca önüne eğebilen fedailer. Şurada bir piyonun boynunda ufak bir çentik var. Şuradaki kalenin mazgallarının biri eğilmiş. Şu at sıska, açlıktan ölüyor; şu filin fıstık alerjisi var. Topluluğun bilinci, bireysel farklılıkları suistimal ediyor, bütünlük bahanesiyle tekilliğin tekeli oluyor. Her yerde savaş, her yerde kan, her yerde taş var. Taş üstünde taş kalmıyor, sonra eksik taşların yerini bu cansız taşlardan hallice taşlar dolduruyor. Denge bir yerden alıyor, bir yere veriyor. Savaş, sonsuz bir savaş var.
Bir de vezirler var. Neredeyse hiçbir koşulda, birbirleri dışındakilerle eşdeğer konumda görülmeyen, ürkünç gücünü yalnızca diğer vezirlerin varlığının dengeleyebildiği vezirler. Piyonlar, atlar ve filler kırmızıya boyanırken, kaleler dört duvar arkasında çürürken, bir şekilde başını beladan kurtaran, sıvışkan vezirler. Başlangıç diziliminde şahın sağ kolu olarak yer alan, fermanın arkasındaki fısıltı, düşünce altındaki telkin, akıldan üstün akıl. Kendi gerçekliğini şahın ağzından ilan ediyor dünyaya, oyun sonunda kendisine en çok fayda sağlayacak olan rotayı çizdiriyor. Vezirler vezirlere bakıyor oyunun başında, kavuklarına gizledikleri sinsi bir sırıtışla. Herkesin gözünde iki baş düşman, uzak bir gelecekte aynı dünyaya egemen olmayı düşlüyor. Aralarında sınıfa dayalı bir ahit var, bütün renkleri kör, bütün tarafları bertaraf eden.
Şahlar, bütün herkese akıllı, ama vezirlere aptal görünmenin şahı. Hemen yanıbaşına aldığı vezirinin, istediği her şeyi aldığını düşünmesini sağlıyor. Ama vezirin bilmediği bir şey var: Şahlar en büyük ve en tehlikeli düşmanlarını en yakında tutarlar. Zaten şahların birbirlerine dokunamamalarının, aralarındaki görünmez bariyerin sebebi budur: iki şahın göz ve alın çizgilerinde, ebedi bir anlaşılma gömülüdür. Vezirlerin sahip olduğu ahdin bir adım ilerisi, tecrübenin bilgeliğiyle gelen, ölüm korkusu. Vezir yok etmeye, şah yok olmamaya oynar.
Şahlar ve vezirlerin romantik ve şiirsel bir taht oyunu sürerken, diğer taşlar akın akın ölür, öldürür, doğurur ve çocuklarını ölüme iterler. Herkes günün sonunda kendinin, veya kendisinden olanların kazanacağına dair sınırsız bir inanç sahibidir -bu inancı yalnızca toplum içinde maske olarak taşıyan şahlar hariç. Onlar geceleri evlerine gelir, şöyle bir gerinir, canlarının çektiği bir taşla yatar, sivri kalplerinin gelişigüzel, dar kapsama alanlı merhametine mazhar olmayan ülkeleri, hayatında satranç diye bir oyunu hiç duymamış, her şeyden habersiz halde bebekleriyle oynayan kız çocuklarını düşleyerek uyurlar.
Oyuncak Bebeklerin Kemikleri


Bir Cevap Yazın