Gölgesinden alçak bulutların peydahlandığı, kanatlı bir silüetti açık semalarda gezinen. Öyle bir varlıktı ki bu, olmuş zamanda doğru insanlar tarafından ağa düşürülüp incelenebilseydi, havacılık tarihi bir milenyum ileriye sıçrayabilirdi. Ama onu esir edemezdiniz, dokunamazdınız da. Olduğu rivayet edilen yere doğru başınızı çevirdiğinizde, miyelinli cilasını yalayıp yutmuş motor sinirleriniz üzerinden pıhtılı deriden kıl çeker gibi kayar giderdi, ve siz başınıza geleni daha anlayamadan, anlamayı ümit ettiğiniz şey, başınız üstü ve üzerinden semalara dolu dalışına başlamış olurdu bile. Salt içgüdüye dayanan bir sıvışkanlığı vardı bu canın. Sanki rafine biyomerceğimizin saliselik kırpınışlarının tam olarak hangi düzensiz frekansta seyredeceğini bilir, ve göz kapaklarımızın sınırlarında kışkırtırdı merakımızı. Bu rafine biyomerceğin ilkel kızılötesi ışınlar yolladığını bilir, ama her an bir insan evladı ani bir mutasyonla optik lazerini gayet görülebilir ve gayet ölünebilir bir silaha çevirebilir diye tetiktedir de. İnsanın enselerine dikilen bir gözden istemsizce çevrilip, avcının odağını şaşırtmaya yöneldiği manevrasından pek de farklı değildir aslında bu var oluş biçimi, ancak meraklı ve memnuniyetsiz avcılar rolünü oynamak bize düşmüştür bu örnekte.
İnsan bakışından kendini ölümüne sakınan bu hiperaktif kanatlı, ikindiye varan saatlerde bir bina içerisindeki camlı bir objeden seken, ve günü bitirme düdüğünü bekleyen bir beyaz yakalıya eğleş olan belli belirsiz ışık huzmesi gibi, belli belirsiz bir karbon peltesiydi. Evrenin düzenden kaos yaratma planlarını alt üst etmek üzerine kurulu bir plan sahibiydi – bütün kızıl lazerleri üzerine toplayacak, ancak insanın en temel entropik güdüsü olan merak duygusunu çıkmaza sokarak, aynı sekansı milyarlarca ara sahneye bölerek tekrarlayacaktı. Sıkkın insan, sıvışkan kanatlıya öyle vurgun olacaktı ki, merakın eli kolu bağlanacak, ve bağlı kolların arasından sarkan çelimsiz oklar, talih gibi kavramlarla uyuşturulmuş olan, eşi benzeri her yerde bulunabilen kanatlılara saplanacaktı. Sıvışkan kanatlı ise, kendisine yöneltilen sonsuz oku eforsuz bir zarafetle savuşturacak, ve küt doğup gençleştikçe sivrilen, yaşlandıkça yeniden körelen insanlar, oku bileyleyebilinceye dek kanatlının aslını astarını bilemeyecek, deneyimleyemeyeceklerdi. İnsanlar oklarını bulutların ardındaki sema ucuna yetiştiremez hale gelene dek kedi olduklarını sandıkları bu oyunda bir fare gibi zavallıca ölecek, bir tarla faresinin kemireceği kemikleri ise insanlardan miras kalacak atıl tarlalara gömülecekti. Kanatlı bir kez daha zaferle atılacak, ve kızgın toprağın yutamadığı her iskeletin göz yuvarlarına ikişer kehribar gömecekti. İnsanlar oku bileyleyebileceklerini öğrenene dek kanatlının kursağındaki kehribarlar suyun altında olmayıp yanabileceklerini hatırlayacak, ve kanatlının bağırsağını azapla deşeceklerdi. Kanatlı ise, insanlara olan sebebi bilinmez hışmından ötürü hazmedemeyeceği bu yenilgiyi, iflas etmiş bir böbrek taşı düşürür gibi mâl edecekti iki kanadına eşzamanlı bakma gafletine düşmüş, şaşı düşkünlere.


Yorum bırakın