kültür ve sanat içerikleri


lüzumsuz bir adam: bir fikir olarak istanbul’a gitmek

Afyon, Sandıklı’da yaşıyorum ve çok güçlüyüm. Bu ilçe merkezine dikilmiş birkaç binanın etrafını çepeçevre sarmalayan ovalar dizinini, Ankara gibi büyükşehirler ve Ege gibi denizler bozuyor. Hayatımla ilgili neler anlatabilirim bilmiyorum, yalnızca, sanırım yaşadığımı kanıtlamak için bu satırları yazıyorum. Anadolu’nun herhangi bir kasabasında ya da hatta herhangi bir şehir merkezinde yaşayan birisi, bir şeyler yazmak ya da “İstanbul’a gitmek” dışında yaşadığını kanıtlayabilecek başka ne yapabilir ki? Herkes kendi Çukurova’sını yazar, bir sayfada Çukurova’da yetişen enterasan bir bitkinin fizyolojik ve biyolojik özelliklerinden, bir sayfasında da İnce Memed’in çetin kaşlarından bahseder. Fakat Rusya’nın bir köyündeki insan yahut Nepal’in dağındaki bir insan da bu eserden aynı manayı çıkarır. O zaman bu yazar yalnızca Çukurova’da yaşamakla kalmaz. Tıpkı, Keşanlı Ali Destanı ya da Müfettiş’in esasında aynı şeylerden yakınması lakin Haldun Taner ile Gogol’un hiçbir ahbaplığının bulunmaması gibi…

Şirazi’nin pek sevdiğim bir şiiri vardır fakat buna sanırım katılmıyorum. Yani hissediyorum evet, ama katılmıyorum ya da anlamıyorum. Şu dizeyi içerir:

Lazım bir ömür daha;
Ölümümüzden sonra.
Zira süren ömrümüz
Geçti umutlanmakla.

Sanırım bir ömrün daha olsa onu da umutlanarak geçirmek isterdim. Yine orta halli bir ailede doğup, okullar okuyup, büyükşehirler ve insanlar tanıyıp iş ya da aş meşgalesiyle kendimi oyalayıp, yaşlanıp ölmek isterdim. Umutsuz geçen hayat sanırım ya Afyon, Sandıklı’da yaşamaktır ya da Eti Tutku fabrikasındaki bir ambalaj makinesi olmak.

Burası Afyon şehir merkezine yarım saat mesafede bir ilçedir. Afyon’u ciddiye almazsanız da Eskişehir’e ya da Ankara’ya üç dört saat mesafede bir ilçedir. Afyon’da eğitim aldıktan sonra aile evinde yaşamak endişesinden dolayı Sandıklı’da idare eder bir iş bulunca hemen ona sarıldım. Bir artı bir ev, küçük bir motor demeye bin şahit isteyecek mobilet ve de sanırım yalnızca bana tatlı gelen bir kedim var. Bir takı dükkanında dükkan bekleyicisi mevkiinde çalışmaktayım. Bu makinemsi iş için dükkana seyrek gelmeyi adet edinmiş patronum Semiha Hanım bana aylık 20000 TL artık yol yemek vermekte. Kiram da 8000 TL olunca, e Sandıklı’da da yaşayınca, sanırım ekonomik olarak iyiyim. Herhalde İstanbul’da yaşasam bırakın kenara para atmayı, paranın beni kenara atacağı bir yaşamın içinde olabilirdim. Anadolu’nın pek çok semtinde, cemaatinde; her yıl asgari ücrete yapılan zamlara fevkalade sevinildiğini unutmamak gerek. Geçinemiyorsanız İstanbul’u terk edebilirsiniz.

Sanırım biraz yalnız bir hayat yaşıyorum. Nadiren buluştuğum bir arkadaş grubum var. Onlar birbirlerini pek sevmese de ben onları seviyorum. Burada, kafelere gidip 101 oynamak ya da birer amerikano içip dedikodu yapmaktan, sigara içmekten başka bir alışkanlığımız yok. Arcadium, Sena, Youth gibi her taşra kentindeki “Meslek Yüksekokulu”nu çevrelemiş modern kahvecilere ve tabelalarına rastlayabilirsiniz. Ama temel niyetim ve gayem, özellikle bu yazıda, ben Afyon-Sandıklı’da ne yapıyorum? Ve bunu düşünürken de “ne yapmalıyım”?

Bazı insanların hayatlarında “su içmek” mahiyetinde kişiler vardır. Benim hiçbir zaman olmadı. Tabii, hayati ihtiyaçlarımı sağlayan annem ve o aşerince ona erik getiren babam hariç. Ya da, esasında kimsenin olmadı ama bazıları öyle zannediyor. Seren’e bakınca da üniversitenin başından beridir bu mahiyette bir insan olduğunu zannederdim. İki yıl boyunca ruhundan bedeninden çok sevdiği sevgilisiyle ayrılması ya da ayrılmaması konusunda ona öğütler, tavsiyeler ve tasfiyeler veren yegane insan bendim. O, benim en çok konuştuğum insan olmasına rağmen sürekli onun ilişkisindeki sorunları konuşmaktan sanırım sıra bana pek gelmemiş olacak ki, beni “en yakın arkadaşı” görmesine rağmen en sevdiğim şarkının Stairway To Heaven olduğunu, ya da yumurtayı en çok kıymalı sevdiğimi hala bilmiyor.

Son 1 yıldır -ilk 1 ayki sevgilisinden ayrılması buhranlarını saymazsak- daha iyi ve özgür bir hayat yaşıyor. Son aylardaki monotonlaşan ve sıkıcılaşan ilişkisini bitirmiş olması mı yoksa Berlin duvarının yıkılması mı daha iyi haber buna hala karar veremedim. Sandıklı’ya bir anlam katmak amacıyla sanki çevremizde, yani onun çevresinde, hiç de takıldığı insan yokmuşcasına indirdiği dating app’ten bir tek eşleştiği erkeklerin değil benim de mustarip olduğumu görmenizi isterdim. En azından onun ilişkisinin gitgelli heyecanı beni de konuşmaya itiyordu fakat ayrıldıktan sonraki orada burada takılmaları, bazılarını sağa bazılarını da daha da sağa kaydırmaları benimle de az vakit geçirmesine neden oldu. Sahiden, ben bu kadar hayatımdan şikayet etmek yerine, indirsem şöyle bir uygulama ve keyfime baksam Sandıklı’ya anlam gelir miydi?

—Sahiden, ben de mi indirsem Bumble? Ne diyosun? dedim.
—Yok be Kemal, ne yapacaksın burda. İnsan yok ki artık.
—E sen buluyorsun.
—Benim bulduklarım da bir şeye benzemiyor ki?
—Bunu onlara da söylemiyorsun umarım.
—Konuşmaya vakit kalmıyor Kemal.

A-101’in üstünde bir ev var. 4 katlı. 3. katının balkonunda görmesine zerre fayda etmeyecek şekilde gözlüğünü alnına dayamış ve telefonunu kaydıran; yüzünü, telefonunun ışığı kaplamış 50li yaşlarda bir adam var. Simetriğinde de eşi aynı şekilde konumlanmış durumda. Bu insanlar ne yapıyor? Hayır, gerçekten soruyorum. Siz “ne” yapıyorsunuz? Bu adam örneğin emekli bir Türkçe öğretmeni mi? Yoksa hala çalışan bir bankacı mı? Eşi kim? Kocasından memnun mu? Sandıklı’nın bir koşesindeki A-101’in üzerinde yaşayan bir insan yaşamından nasıl memnun olabilir? Ya da nasıl bir böcek gibi hissetmeyebilir? Bu insanların hayat gayeleri nedir? Yalnızca tanrıya tapmaları ve iyi bir ahiret beklemeleri mi? Öyleyse Adem’den bu yana dünya neden hep bir bok çukuru ve ok yuvası oldu?

Kendimi sorguluyorum sanırım bu eserde. Günlük hayatta sürekli kafamda dolaşan bu soru işaretlerini yazıya dökmek istiyorum. Artık Yeraltından Notlar mı dersiniz, Aforizmalar mı prizmalar mı dikdörtgenler mi bilemem. Fakat bir şeyler yazacağım, hem de Afyon’dan. Artık günümüz teknolojisinin sınırlarını zorlama zamanı geldi. Paris’tan yazması kolay Sartre!

İlginç hissediyorum kendim konusunda. Yıllardır çözemediğim düşüncelerim ve çelişkilerim var. Hissettiğim bütün bu hisler her ne kadar beni insan yapan hisler olsa da, garipler. Sebep sonuç zincirleri kurabilen tek canlı olan insanlardanım. İki kolum ve iki bacağım var, bazı insanların olmasa da, gördüğüm kadarıyla genel olarak böyleyiz. Baya optimize edilmiş bir durumda mıyız bilmiyorum. Bazen belim çok ağrıyor, omuzlarımı sadece masaj yapıldığında iyi hissediyorum. Neden aynı anda arkamı da görmüyorum bilmiyorum. Bunlar milyonlarca yıldır süregelen evrimin nihayeti miyiz yoksa sadece bir parçası mıyız? Birçok soru soracağım eser boyunca ve eserin olayı zaten soru sormak. Cevaplar içeren bir şeyler arıyorsanız bunu okumayı bırakıp İslam İlmihali ya da Tüfek, Mikrop, Çelik falan okuyabilirsiniz.

Devam ediyorum, ben evrimin bir parçasıyım ve mesela sıçıyorum, her gün yemek yemek zorundayım, esasen, her gün duş almak zorundayım. Fakat benimle türdeş olan diğer varlıklar geçmiş asırlarda her gün duş almak zorunda değildi. Tabii ki de modern devlet, yasalar, kurallar, kanunlar biliyorum fakat ilginçtir ki, demek ki daha çok pisleniyoruz. Kıllarımı sürekli almam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Yemek yedikten sonra ellerimi neden yıkamalıyım? Zamanla hepimiz bu pisliğe alışıp onu kirli sıfatından kurtaramaz mıyız? Böylelikle ne su harcarız ne de vakit. Evimde bir tuvalet var, bir de mutfak. Demek ki normal bir insanın ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için bunlara ihtiyacı var. Eksik değil ama fazlası olmalı! Nereden daha mantıklı olduğuna inanıyorum: insan ömrü uzuyor. Demek ki bu canlının ihtiyaçlarını bu odalar karşılıyor. E tabi “odalar” olmalı, aralarına duvarlar çekilmeli. Ahşaptan plastikten değil de çimentodan betondan olmalı. Bunların sanki hepsi idealize edilmiş ve daha iyilerini bulamazmışız gibi… Fakat yine de bir şeyler hala gelişebilir. Yemek yemeye ya da yapmaya vakit ayırmak yerine pratik bir çözüme gidilirse daha mantıklı ve zaman kurtarıcı olmaz mı? Aynı tat vitamin besin değerini sağladıktan sonra ne fark eder? G.O.R.A yemekhanesini hatırlayın ve sonra da İlimunati tarafında dikte edilen filmin adının açılımını: Gıcırtılı Olur Robot’un A..

—Daha iyisin son zamanlarda, değil mi? dedim. Biraz da sarkastik bir tonlamayla.
—Ne? dedi. Telefonuna bakıyordu. Evet, evet iyiyim, diyerek cevapladı.

Zaman zaman akşamları bana gelir, bira içer sohbet ederiz. Uzanır pozisyonda bacak bacak üstüne atmak aktivitesini yapabilecek kadar samimiyiz. Bazen Reşat da gelir, Seren’in eskiden sevdiği kişi. Ya da hala, bilmiyorum. Fakat genelde gece ya da akşam vakitleri çalıştığı için onu ben de az görmeye başladım. Buradaki KYK yurdunda güvenlik görevlisi ya da kapı bekçisi. Evindeki siyah perdelerden anlaşılacağı üzere gündüz vakti uyuyan nadir memelilerden. Ya da bana nadir geliyor.

—Var mı Reşat’tan haber? Var mı yeni roman acaba? diye sordum. Reşat’ın adıyla oldum olası alay etmişimdir. Seren’in gülmeyi bırakalı aylar geçmiş olmasına rağmen… Zaten sanırım esas şaka güldürmez ya da bu da gereksiz bir aforizma. Bu eser gibi.
—Yok, ne bileyim. Görmedim hiç. Seninkinden? dedi profesyonel bir geri püskürtme refleksi olarak. Fakat benimki dediği de geçen dükkanda bana çok yakışıklısın diyen teyzeden bahsediyordu. Ağzına bir kere bu şaka alıştı, ve bırakmıyor. Bir dakika… Reşat ve yazar şakası…
—Ya ne benimkisi, belki de ölmüştür bile.
—Aa, ayıp Kemal. Deme öyle. Müşteri müşteridir.
—Seni beni gömerdi valla. Sen her gün bira, kola, cips. Bazısı kafede bazısı burada.
—Haklısın Kemal. Bira, kola ve cips, bazısı kafede bazısı burada.

Şimdi eğer varsa, esas konumuza gelelim. Yüzyıllardır insanların fiziksel efor miktarları azaldı, değil mi? Bu da esasında daha optimal bir yaşamı tasvir ediyor. Peki tersi yönünden düşünelim. Da Vinci mezarları açıp ölüler üzerinden deneyler yapmaya başlayınca o ahlak ve toplum kurallarını çiğnediği için cezalara çarptırılıp aşağılanmamış mıydı? Fakat onu yapmasaydı bugünkü anatomi bu kadar gelişmeyecekti. Ya da sallayın, yine gelişirdi ama etkisi var sonuçta. Galileo’dan da düşünebilirsiniz. E yani o zaman bugün bütün ahlaki, sosyolojik, psikolojik, bilimsel sistemlere karşı absürt görünen fakat belki de insanlar için müthiş faydalı hamleleri neden yapmıyoruz? Veya yapıyoruz da onlara sadece deli mi diyoruz? Sadece bilim insanı mı olmak gerekiyor? Mesela ben neden kardeşimle evlenemiyorum? Neden insanların ölmesini savunamıyorum? Bir insana tecavüz etmek neden yasak? İşte! Cesurum! Neden bütün bu absürt şeyler beni ve sizi tiksindiriyor? Tecavüz, ensest ilişki, fetişler, kanunlar, adabı muaşeret ve daha çok fazla bizleri kısıtlayan şeyler neden varlar? Bir kişi bugün kardeşiyle evlense sığınabileceği bir toplum bulabilir mi, ya da yaşayabileceği. Kendisini ait hissedebileceği bir din, aile, ırk bulabilir mi? Çok soru soruyorum biraz azaltmalıyım. E belki de bu ensest ilişki insanlık için devrim niteliği taşıyacak, ömrümüz mü konforumuz mu ne haltsa onlar artacak. Da Vinci, Galileo gibi tarihteki kilometretaşı isimlerden olacağız. Dersiniz ki evet, bu absürt ve tiksindirici şeyleri yapanlar toplumlar vardı, hala da mutlaka vardır ve gelişemiyorlar. Akraba evliliği sakat çocuk oluşturuyor bu nedenle evrimsel süreçte eleniyorlar. Mantıklı bir argüman fakat neden illa gelişmemiz gerekiyor. Veya gelişme ne demek? Milyarlarca insan var ve çoğu kişi mutsuz, iç sıkıntıları dertleri psikolojik veyahut maddi sorunları var. Dünyadaki en zengin 30 insanın servetiyle insanların yarısının serveti eşit miktarda. Peki tamam komunizme yine daha sonra değiniriz fakat biz gelişiyor muyuz ki? Beni anarşist olarak algılamayın, “bu adam kanunlara karşı”, “modern devlet kısıtlıyor ayağına dal taşak dolaşacak sokaklarda”, “deli bu, bundan ya seri katil olur ya da dağ başında maymun arkadaşı”. Haklı mısınız bilmiyorum. Aklıma gelen düşünceler bunlar. Hepsi hem kültür ve yaşayış emperyalizmiyle, din sömürüsü, kapitalizm gibi şarküteri kavramlarla doğrudan alakalı. Şarküteri ne ile alakalı derseniz onu da bilmiyorum yazdım sadece. Peynir, ekmek, soğan. Adamın dibi Erdoğan.

—İstanbul’a mı gitsek Seren?
—Ne yapıcaz İstanbul’da?
—Burda ne yapıyoruz ki?
—Bilmiyorum da, gideriz. Gidelim. Gittin mi sen hiç?
—Gittim ya geçen sene, demiştim sana. Hiç dinlemiyorsun.
—Aman doğru, ne bileyim unutmuşum Kemal. Dinliyorum dinlemez miyim?
—Dinlemiyorsun.
—Ne diyorsun Kemal? dedi. Oturduğu yere değen kısımlarını biraz azalttı, yani toparlandı.
—Diyorum ki, aklın beş karış havada. Reşat’layken de böyledi. O zamanlar en azından konuşurduk. Şimdi böyle akşamları buluşuyoruz, ben işten sen okuldan konuşuyoruz, oturuyoruz. Sen telefon kaydırıyorsun ben televizyon izliyorum. Her iki koşulda da beni dinlemiyorsun. Ya da ben az konuşuyorum.
—Öyle mi düşünüyorsun cidden?
—Evet.
—Gelmeyebilirim Kemal, sorun değil. Yani dinlemediğimi de düşünmüyorum. Hatta tek dinlediğim insan sensin bu hayatımda sanırım. Şu an daha iyi hissediyorsam senin sayende. Ya da bu sikik şehirde daha iyiysem.
—Hem sikik şehir diyorsun, hem de “İstanbul’da napıcaz” diyorsun.
—Ya ne yapıcaz İstanbul’da, bir sürü masraf. Senin de işin gücün var 6 gün dükkandasın.
—Fikir olarak diyorum sadece.
—Fikirse fikir kalsın.

Sonra biraz daha konuştuk ya da tartıştık. Öylesine “bir daha gelmeyeyim o zaman Kemal” dedi. Gelme desem de geleceğini, benim de onun gelmesini isteyeceğimi biliyordum. Belki de dinlemese de, sadece onun hakkında konuşsak da benden sürekli” öğüt dinliyor” olması beni daha iyi hissettiriyordu. Ya da onun hayatında “dinlediği” tek insan ben olmam benim gururumu okşuyordu. Anlamasından ziyade, önemli biri olduğumu hissediyordum.

Bir fikir olarak İstanbul’a gitmek… İşte bu konsept yüzyıllardır hala erimedi, hiç de erimeyecek. Hz. Muhammed’in hadisinden başlayıp, Fatih’te zirveye ulaşıp, Ankara’nın başkent ilan edilmesiyle biraz olsun sekteye uğramasına rağmen globalleşen ve neoliberalleşen ülkemizdeki sermayenin tek bir elde toplanması neticesinde yeniden “merkez” haline gelen İstanbul’a gitmek fikri… İstanbul’da yaşamayan her Türk’ün ortak dileği, her Anadolulu’nun kurtuluş yolu ve çarpık modernleşme aracıdır bu. Yaşar Kemal’in bir İstanbul öncesi romanlarına bakınız, bir de İstanbul sonrası romanlarına bakınız. Ağrı Dağı Efsanesi ile Demirciler Çarşısı Cineyeti. İşte bu kitaplar kılıçla kesilmiş gibi ayrı, Avrupa Yakası’yla Anadolu Yakası kadar alakasızdır. Herkes kendi Çukurovası’nı yazar, ama bir şekilde İstanbul’a gitmek umuduyla. Belli bir yaştan sonra da İstanbul’dan ayrılmak umuduyla.

Hepimiz solcuyuz! Solculuk ne demekse onu da bilmiyorum. Hakikaten kavramları bilmiyorum, bilmem gerekiyor mu onu da bilmiyorum. Mesela sen ben gibi aklı başında adamların hepsi bu kapitalist sisteme karşılar, değil mi? Kim işçi ezilsin istiyor, “ayy yazık insanlar fakir, Sudan, İran falan”cı deil miyiz hepimiz. O zaman zaten hepimiz solcuyuz. Ya da komünist, sosyalist mi demeliyim.

Mesela birini düşünelim: ben! Bazen çok uzağa gitmemek lazım. Atıyorum sosyalistim, 18 yaşıma basınca evimin olmasını istiyorum. İşte sanat sepet, biraz emek, günde maksimum 5-6 saat çalışayım sistem dönsün, çarklar… Dönence çalıyor kafamda. Ama bunlar sosyalizm mi, kim belirliyor. Ben bu tarz eşitlikçi yaklaşımları destekliyorsam, büyük sermaye sahiplerini sevmiyorsam. Onların paralarının fakir insanlara dağıtılmasını istiyorsam otomatik olarak sosyalist olabiliyor muyum? Sosyalizmin aksiyomları nelerdir, bunları öğrenmeli miyim? Dinlerin farzları var, uymak gereken kuralları, yapılmaması gereken yasakları var. Girmek için belli aksiyomları var ve koşulsuz kabul etmeniz gerekiyor. Aforoz edilebilirsin. En azından bu bahsettiklerimi içeren inanç sistemleri var. Sosyalizminkini kim belirliyor. Wikipediaya girince öğreniyor muyum, yoksa siyaset bilimi mi okumam gerek? Engels mi Marks mı belirlemiş. “Azizim şöyle 16 tane kural yazalım, bu sisteme özgü olsun. 1. Sabah sekiz öğlen bir paydos. 2. Big Mac menü en fazla asgari ücretin sekiz yüzde biri kadar olacak! 3,4,5… İşte benim cahilliğimin başka bir kanıtı bu adamlar komunist değil mi, para ne alaka be avanak. Mazur görün, amacım size bir şey öğretmek değil. Ya da geri öğretmek de değil, hakikaten öğrenmenin zıttı ne? Unutmak diyebilir miyim? Hayır, kafa bulandırmak unutmaktan daha iyi ve öğrenmenin zıttına daha müsait. Hakikaten kelimelerimiz bile hep gelişim odaklı, ya da benim kelime haznem yarım litrelik su kadar.

Aklıma geldi, Vehbi Koç kötü biri mi? Gümüşhane’de Bitlis’te Aksaray’da insanlar köylerde açlık çekerken, saçmasapan ideolojilerin dinlerin peşinden koyun sürüsü gibi kapılıp giderken bu adamın milyarları vardı, köşkleri ve şirketleri vardı. Binlerce istihdam sağladı, ülkenin gelişmesine, modernleşmesine katkı sağladı. Sosyalizm olsaydı Vehbi Bey olmayacak mıydı ya da bu kadar gelişemeyecek miydik? Köydeki Hamza Emmi yiyecek ekmek bulabilecek ve Bertol Brecht okuyabilecek, ayakları üstünde duran fikirlere sahip olacaktı ama kanalizasyon sistemleri, dijital bankacılık, uçak teknolojisi berbat bir halde mi olacaktı? Hani ben sosyalisttim, hani büyük servet sahiplerine nefret doluydum. Turgut Özal karşıtıydım, Wall Street boklayıcısıydım.

Sizi duyar gibiyim, denge! Dengeyi kurmak önemli mi diyorsunuz! Hem ordan hem burdan alalım, yoksulluğu bitirelim zengin köşk sahiplerini bertaraf edelim. Bu sisteme yaklaşabilen ülkeler var hem! Avrupa’da hala Marks’ın hayaletleri dolaşıyor. Para sürekli dönüyor ama herkesin cebine minimum 3 bin euro giriyor, ama o zaman neden hala evsiz insanlar var! Ya da bu ülkelerdeki refah yeterli mi? Bir zamanlar Osmanlı refah içindeydi, belki de atıyorum 60 bin yıl önce Gumburcuk refah içinderdi, hem de İnegöl taraflarında. Ama diğer bütün toprakları bok götürüyordu. Bütün dünya sosyalizme geçmeden her şey boş mu? Denge de bomboş! İnsanın olduğu yerde adalet olmaz mı o zaman? Ne yaparsan en iyi sistem kötünün iyisi olan demokrasi mi? Sürekli neden kötülerin arasında iyileri buluyoruz? Devlet maaşıyla kimlerin iyi geçineceğini belirlemek için sadece seçimlere gidiyoruz ve yıllardır değişmeyen tek şey değişim isteği. İdeal devlet yok o zaman sayın Platon ya da Plüton. O kitabı da okumadım, ideal hiçbir şey yok diye sanırım. İdeal gaz bile yok! Pezevenk nurettin, külahıma anlat!

Ben bu kitapta hiçbir şeyin ideal olamayacağını ve hayatın aslında bomboş olduğunu, bütün bu çelişkileri ve sanrıları yaşamak için yaşadığımızı mı anlatıyorum? Ya da öyle mi? Bilmiyorum. Ya da konuşan ben miyim, yarattığım bu karakter mi? Bir Delinin Hatıra Defteri’ndeki deli, Gogol müydü? Bunu da bilmiyorum. Yazıyorum işte.

—Sınavın nasıldı? diye sordum. Bugün öncelikle kafede buluştuk. Böyle diyalogla başladığım zamanlar, anlayın ki kendime dair anlatacak hiçbir şeyim yok. Her günüm aynı, işim de aynı, aşım da aynı. Anlattıklarım, günlerimin içerisindeki farklı anlardan ibarettir sadece.
—İyiydi.
—Çok çalıştın dün.
—Geçmem lazım.
—Her dönem aynısını diyorsun, aynı stresi yaşıyorsun. Ve sonunda geçiyorsun.
—Her dönem geçmem lazım çünkü. Ya da bu stres sayesinde geçiyorumdur belki Kemal. Bugün de terssin, geçen gün de terstin. Bir şeyin mi var senin?
—Yok, tabii ki de, dedim. Hayatımda bir şey olduğunda ya da olmasa da kötü hissettiğimde ne zaman Seren’e anlattım hatırlamıyorum. Her zaman “bana anlatabilirsin” der. Fakat ben de hiçbir zaman anlatmam, ya da fırsat bulamam. Onu suçlamalarla dizili bir eser yazmak istemem, biraz da kendim çekiniyorum. Ya da anlatmak istemiyorum. Lisedeki sevgilim her şeyi içimde yaşadığımı söylerdi hep, ben de onun bu iddiasını reddeder ve kendi içimde kabul ederdim.

—Bir şeyin olursa söyleyebilirsin, haklısın, son zamanlarda benim de kafam biraz karışık. Sınavlar falan…
—Sorun değil, dedim. İkimiz de aynı anda kahve fincanlarınımızı kaldırdık. Böyle durumlarda eylemin aynı anda yapıldığının fark edilip bir anda asenkron olma çabasını bilirsiniz, işte öyle bir çaba ile ben daha hızlı bir yudum aldım. Ve bardak tabağa daha hızlı kavuştu.

—Reşat yazmış.
—”mış” mı?
—Yani arşivdeydi. Bin tane grup var görmemişim. İki gün önce yazmış.
—Ne yazmış?
—”Napıyon” yazmış.
—”Napıyon” mu? Vay be. Sen ne yazdın?
—Bir şey yazmadım ne yazayım.
—Sen de “iyi sen napıyon” yazsaydın.
—Yok be. Takılsın. Umrumda değil.
—Sen bilirsin, dedim. Bir yudum daha kahve içtim ve sordum. Tek sınavın mı kaldı?
—Evet. Ama kolay ders ya. Bitti gibi bir şey artık. Bir süre rahatım.
—Erkek kaydırmaya devam, dedim ve güldüm. O da güldü.
—Öyle deme ya. Hamile olabilirim.
—Hamile mi? Ne alaka.
—Geçem hafta görüştüğüm çocuktan dolayı.
—Korunmadığınız mı?
—Korunduk.
—Ee.
—Ee’si yok. Regl olmadım.
—Strestendir. Yine geriliyorsun yersiz. Geciktiriyorsun.
—Bakıcaz. Umarım değilimdir.
—Değilsin merak etme, olsan da adını Reşat koyarız olur biter, dedim ve epey güldü.
—Reşat mi, ıyy. O ne biçim isim. Yok Yakup Kadri.
—Sevmeden önce düşünecektin.
—Sevmeden sonra düşünsem olmaz mı?

1/5



Şuna bir yanıt: “lüzumsuz bir adam: bir fikir olarak istanbul’a gitmek”

  1. Sandıklı Turizm Müdürlüğü bu yazıyı görünce ilçeyi kazayı komple kapatacak

    Beğen

Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin