kültür ve sanat içerikleri


Dantelli Bir Varoluş Hikayesi

Mümtaz, 27 yaşındadır; biyolojik olarak yetişkin, sosyolojik olarak ise henüz fetüs evresindedir. Hayatı, annesinin salonundaki dantelli sehpa örtüleri ile babasının hırdavatçı dükkanındaki 12’lik çelik dübel kutuları arasında salınan bir sarkaçtan ibarettir. Liseyi açıktan bitirmiş, diplomasını ise hayatın o bitmek bilmez koşuşturmacasına karşı imzaladığı bir ateşkes antlaşması gibi saklamıştır.

Mümtaz’ın sabahları, annesi Nermin Hanım’ın hazırladığı kahvaltı masasındaki peynir tabağına kilitlenip kalmasıyla başlar. O derin sessizlikte Mümtaz ne düşünür, meçhuldür.

Nermin Hanım, oğlunun ağzına zorla bir parça börek tıkıştırırken bu derin sessizliği bozar, ‘’Ye oğlum, şifa olsun,’’ der.

Annesinin dizinin dibinin ötesi, Mümtaz için derisi soyulmuş bir insanın rüzgâra çıkması gibidir. Sokaktaki her temas, her yabancı ses, her yabancı koku; onun o savunmasız ruhuna çarpan tuzlu bir su gibi yakıcı ve hırpalayıcı gelir. Annesinin evi ise, televizyon kumandasının bile şeffaf poşetle kaplandığı, bozulmanın ve değişimin yasaklandığı, zamanın durduğu bir müzedir.

Mümtaz, kahvaltıdan sonra babası İsmail Bey’in hırdavat dükkanına gider. Babası İsmail Bey, dükkânın loş köşesinde oturur, sadece ‘’Çay söyle’’ ve ‘’Mal geldi mi?’’ cümleleriyle iletişim kurar.

Dükkanın kuytu köşesinde, paslı tenekelerin üzerinde yaşayan, rengi griye çalmış bir sokak kedisi durur. Mümtaz ona bir isim vermez. Kedi sadece oradadır ve Mümtaz’ın varlığını, bir eşyanın varlığını kabul eder gibi doğal bir kayıtsızlıkla karşılar.

Kediyi saymazsak, Mümtaz’ın hiç arkadaşı yoktur. Arkadaşı olmadığı gibi sevgilisi de yoktur. Kadınlar onun için, National Geographic belgesellerindeki deniz anaları gibidir; var olduklarını bilir ama onlara dokunursa ne olacağı hakkında hiçbir fikri yoktur ve öğrenmek de istemez.

Babası bazen, dükkanın önünden geçen komşu kızlardan birini gösterip, ‘’Aslında seni şununla baş göz etsek…’’ der. Mümtaz iki saniye düşünür —çünkü beyni tıpkı dükkandaki fotoselli lamba gibi iki saniye sonra hemen kapanır— ve omuzlarını silker. ‘’Evde zaten annem var. Yemeği o yapıyor, çayı o koyuyor, çamaşırlarımı o yıkıyor. Bu kız gelirse ne yapacak?’’

Bazen, rafların arasına sinmiş o tozlu ve ağır havayı hoyratça dalgalandırarak dükkana bir müşteri girer ve ‘’Usta, kumanda düğmesi var mı?’’ ve benzeri sorular sorar.

Mümtaz, başını kaldırmadan çekmeceden birkaç farklı düğme çıkarıp masanın üzerine koyar. Gözlerini müşterinin yüzüne değil, kemer tokasındaki çiziklere sabitler; zira bir insanın gözünün içine bakmak, onun varlığını kabul etmek demektir. Mümtaz bu sorumluluğu almaya henüz hazır değildir. Kelimelerin ciğerlerinden çıkıp havaya karışmasını büyük bir israf olarak görerek, dudaklarını olabilecek en dar aralıkta tutar ve ciğerlerinden, kullanılmamaktan paslanmış, hırıltılı, tekdüze bir ses çıkar: ‘’50 TL.’’

Akşam olup kepenkler inerken Mümtaz, babasının gölgesini takip ederek eve; masalın sonunda kuleden inip özgürlüğe koşmayı reddeden, çünkü kulede wi-fi, hazır çay ve ütülü pijama olduğunu keşfeden realist bir Rapunzel edasıyla geri döner.

Mümtaz o gün de hiçbir şey düşünmemiş, hiçbir şeye üzülmemiş, hiçbir hayal kurmamış, hiç kimseyle bağ kurmamış, hata yapmamıştır.

Annesi her zamanki gibi çayını önüne koyar. Çın, çın, çın… Dünya budur işte. Gerisi sadece gürültüdür.



Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin