kültür ve sanat içerikleri


Efsanelerin, Felsefenin ve Bir Ulusun Doğduğu Yer: Çanakkale

Hisarlık Tepesi’ne vardığınızda popüler kültürün yarattığı parlak epik masallar yerini tarihsel gerçekliğe bırakıyor. Üst üste yığılmış on farklı yerleşim katmanı (stratigrafi), insanın bir yıkımın ardından aynı coğrafi noktaya ısrarla geri döndüğünü gösteriyor. Troya, Boğaz’ın girişindeki konumuyla Karadeniz’e açılan ticaret yollarının üzerinde bulunan stratejik bir geçiş ve ticaret noktası. Yani Homeros’un İlyada’da anlattığı o destansı savaşın ardında, dönemin Akdeniz havzasındaki kaynak paylaşımı ve sosyoekonomik güç çatışması yatıyor olması pek muhtemel.

Günün ikinci yarısında Behramkale üzerinden Assos’a geçtik. Athena Tapınağı’nın sütunları arasından Edremit Körfezi’ne ve tam karşıdaki Midilli’ye bakarken aklımda dönüp duran şey Aristoteles’in buradaki varlığıydı. Platon’un ölümünden sonra buraya gelip felsefe okulu kurması ve doğa gözlemlerine odaklanması tesadüf değil. Farklı limanlardan gelen tüccarların, fikirlerin ve kültürlerin kesiştiği bu kıyılar, dogmatik kabullerin kırılıp rasyonel düşüncenin gelişmesi için zorunlu bir zemin hazırlamış. Aşağıya doğru inerken kentin agorasını, meclis binasını (Bouleuterion) ve tiyatrosunu inceledik.

İkinci güne kentin ticari hafızasının merkezinde, 19. yüzyıl sonu Osmanlı kentsel dönüşümünün tipik bir örneği olan Aynalı Çarşı ve çevresinde başladık. Çarşı, sadece bir türküye konu olmuş nostaljik bir yapı değil; geç dönem Osmanlı taşra kentlerinde gayrimüslim ve Müslüman tüccarların bir arada kurduğu yerel pazar dinamiklerini ve limanla entegre ticaret ağını yansıtan bir odak noktası. Çarşıdan çıkıp kordon boyuna, sahil hattına indiğimizde ise kentin sivil hayatı ile askeri geçmişinin nasıl iç içe geçtiğini; bir yanda sakin kentsel ritmin akarken hemen karşı kıyıda bir savunma hattının yükseldiğini gördük.

Yarımadaya doğru ilerlerken uğradığımız Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi ise gezinin duygusal ağırlığını bir anda değiştirdi. Mülkiyeden cepheye gönderilen, henüz hayatlarının baharında olan gencecik insanların hikâyeleriyle karşılaşmak insanın içine ağır bir sessizlik bırakıyor. Onların yarım kalan gençliklerini, geride bıraktıkları ailelerini ve bir daha dönemeyecekleri hayatlarını düşünürken, bugün aldığımız nefesin hangi bedellerin ardından mümkün olduğunu daha derinden hissediyorsunuz.

Tanıtım merkezinden çıkıp Conkbayırı sırtlarına ulaştığımızda rüzgârın sesi bile değişti sanki. Birbirine sekiz-on metre mesafedeki daracık siperlerin arasına adım attığınız an kelimeler tükeniyor. İnsan burada yalnızca toprağa değil, Çanakkale Savaşı’nın en kritik anlarından birine basıyor. 25 Nisan’da 57. Alay’a “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” diyerek tarihin akışını değiştiren Mustafa Kemal’in kararlılığı, 10 Ağustos sabahı Conkbayırı’nda yürütülen karşı taarruzda bir kez daha kendini gösteriyordu. O gün yaşanan çatışmaların şiddetini ve burada verilen mücadelenin bedelini düşünürken, Mustafa Kemal’in göğsüne isabet eden şarapnel parçasının cebindeki saate çarparak hayatını kurtarması da zihnimizde canlanıyordu. Bir saatle bir insanın hayatı arasındaki o ince çizgi, savaşın ne kadar büyük bir tesadüfler ve fedakârlıklar toplamı olduğunu hatırlatıyordu. Conkbayırı’nda toprağa basarken, yalnızca bir savaş alanını değil, binlerce insanın hayatını ve bir milletin kaderini değiştiren iradeyi hissediyorsunuz. 

Günün ve gezinin son durağı Şehitler Abidesi oldu. Mezar taşlarında yazan isimleri, memleketleri ve yaşları okumak insanın boğazını düğümlüyor. Edirne’den Halep’e, Sinop’tan Kudüs’e kadar aynı sancak altında toprağa düşen binlerce gencin yattığı bu tepe, bağımsızlığımızın ne kadar ağır bir bedelle kazanıldığının yaşayan anıtı gibiydi.

Binlerce kilometre öteden, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan ne için savaştıklarını bile bilmeden bu topraklara getirilen gençlerin mezarları karşısında dururken, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1934 yılında Anzak annelerine yazdığı mektup zihnimizde yankılandı:

“Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Bu sözlerin asıl etkileyici tarafı, savaşın ötesinde bir insanlık duygusuna işaret etmesi. Bir zamanlar birbirine düşman olarak karşı karşıya gelen gençlerin, ölümden sonra aynı toprağın çocukları hâline gelmesi…

30 Ağustos Zafer Bayramı’na yaklaşırken Çanakkale’den ayrılırken zihnimde en çok bu düşünce kaldı: Bu coğrafya yalnızca savaşların, zaferlerin ve yenilgilerin tarihi değil. Troya’da binlerce yıl önce kurulan bir kentten Assos’ta filizlenen düşünce dünyasına, Çanakkale’nin ticari hayatından Conkbayırı’nın siperlerine kadar her katmanda insanın aynı toprak üzerinde yeniden bir hayat kurma çabasının izleri var.

Belki de Çanakkale’yi anlamak, yalnızca burada kimlerin savaştığını bilmek değil; bu toprakların neden uğruna mücadele edilen bir vatana dönüştüğünü hissetmek demek.

Ve insan Şehitler Abidesi’nden ayrılırken, geride yalnızca bir savaş alanı bırakmadığını hissediyor. Geride, isimleri taşlara kazınmış binlerce hayatı; bize bırakılmış ağır bir emaneti ve o emanetin kıymetini hatırlatan bir sessizliği bırakıyor.



Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin