kültür ve sanat içerikleri


Çan Eğrisi (tanrı katında)

Günler birbirini kaygılı bağlanan birinin eski sevgilisini kovaladığı gibi kovalıyordu. Lobide ben ve benimle benzer zamanlarda irtihal etmiş insanlar vakit geçiriyor, daha doğru bir tabirle konaklıyorduk. Düzenli aralıklarla Kayseri yağlaması ve İskenderiye soslu tavuk dürüm ikram ediliyordu, yemek olarak sunuluyordu. Bu binaya girerken karşımdaki hangi dili konuşursa konuşsun, onu kendi dilimde anlayacağım söylenmişti fakat buna rağmen herkes zaten Türk’tü. Birkaç tane kendisini Türk olarak tanımlamayan insana rastlamıştım. Onlar da ya Kürt’tü ya da kendini bir kimliğe ait hissettiğinde bunalan entelektüel ve gericilik karşıtı kişilerdi. Nitekim Kürt bireyler, bu Tanrı’nın terazisinde dahi Türklerle aynı yere konulmuşlar ya da buraya atılmışlardı. Tamam, Tanrı’nın adaleti belki de şaşmazdı fakat O’nun, Türkeş ile benzer görüşe sahip olduğunu görmek herhalde pek çok Türkiyeli erkek genci memnun edecekti.

İlk gençliğimden beri hep İslam üzere bir çevrede yetiştim. Buna karşılık, böyle imkanlarda büyüyen biri olarak İslam ile şereflenememiş insanların nasıl yargılanacaklarını düşündüğümde yakın bir dindar arkadaşım İslam’da çan eğrisinin olduğundan söz etmişti. Gerçekten de bunu şu anda deneyimliyordum.

Benim sorguya çekileceğim günün gelmesi ve şu anda tam olarak beni içeriye alacak meleği beklemem de hem gerginliğimi artırmış hem de stresimi körüklemişti. Lakin şu ana kadar hangi dinin ahiret konusunda doğru iddialar sunduğunu fark edecek bir emareye rastlamamıştım. Ne İslam’a dair bir hilale yahut yeşile ne de Venüs’e, muadili Afrodit’e ve pezevengi Eros’a dair bir heykele, anıta rastlamıştım… Hiçbirini görmemiştim ve muhtemelen de sorgu esnasında karşılaşacaktım. Ya da tanrıya gerçekten soracaktım.

İçeriye alındığımda yerde kocaman bir İran halısı vardı. Fakat bırakın bir İran halısı görmüş olmayı, hiç bu kadar büyük bir halı görmemiştim. Kapı küçük olmasına karşın bir futbol sahası büyüklüğündeki salona adımımı atmıştım. Fakat işin ilginci, bu mekan Kayseri Kadir Has Stadyumu’nun aynısıydı. Tribünlerdeki bembeyaz giyinmiş melekler sahayı izliyordu. Kalelerden birinin yerine de koskoca bir platform kurulmuştu. Üzerindeki tekli koltukta da beyazlar içinde bir kadın oturuyordu. Yürümem söylendi ve ben de ceza sahasının tam girişine kadar yürüdüm. Kadını daha yakından gördüm. Beklediğim tanrı figürü sanırım kadın değildi ya da tanrı bir kadınsa da herhalde İslam, doğru bir din değildi. Nitekim yanındaki yardımcısı koltuktaki meleği ve ortamı bana tanıttı: Karşımdaki melekğin tanrı tarafından atandığını, tribündekilerin de eğitim aşamasında olan ve tıpkı bir ameliyatı izleyen stajyer doktorlar gibi bu stadı dolduran kişiler olduğunu söyledi.

Melek Ana’nın eline bir dosya tutuşturuldu. Spiralli bir dosyaydı ve aşağı yukarı 400-500 sayfa kadardı. Biraz okudu. Gözlüğünü eliyle alnına kaldırıp bana baktı ve konuşmaya başladı:
“Merhaba, öldüğünüz için tebrik ederim. İlk aşamada sorularıma lütfen yalnızca Evet ya da Hayır şekilde cevap veriniz. Onun dışında vereceğiniz cevapları değerlendirmeye almayacağız. Yalan da söylemeyiniz, nitekim anlaşılacaktır. Çünkü bizler yüksek kudret sahibi bir tanrının askerleriyiz. Anlaşılmış mıdır?” dedi. Heyecanla yanıtladım:
“Evet!”
“Samet Bey, ilk sorum, Japonya’ya gittiniz mi?”
“Hayır.”
“Daha önce hiç bir rock konserinde çok içip kustunuz mu?”
“Hayır.”
“Sizce PKK bir terör örgütü müdür?”
“Evet.”
“Daha önce aynı yatağa girdiğiniz ve kendisine onu sevdiğinizi söylediğiniz birini anal yolla ilişkiye girmeye ikna etmeye çalıştınız mı?”
“Evet.”
“Gençlik döneminizde yayınlanmaya başlayan Euphoria, Sex Education ya da Aşk 101 dizilerinden herhangi birini izlediniz mi?”
“Hayır.” dedim. Biraz sessizlik oldu. Ben ise hangi soruya hangi soruya şaşıracağıma karar veremeden yeni bir soru geliyordu. Bu sessizlik esnasında şaşırma hakkımı kullandım ve cevaplarımı not alan Melek Ana’ya daha bir iddialı ve ciddi bakmaya başladım. En azından şu ana kadar gerçekten soruların bildiğim yerden gelmesi heyecanımı biraz olsun almıştı. Melek Ana cevaplarımı da not almış olduğu elindeki dosyayı yanındaki yardımcısına geri verdi ve yeniden bana doğru baktı, söze girdi:
“Teşekkürler Samet Bey. Sorgunuzun büyük çoğunluğunun sonuna geldik. Son aşamada ise sizden sorularıma istediğiniz şekilde cevap vermenizi isteyeceğiz. Dilerseniz sessiz kalabilir, dilerseniz yıllarca konuşabilirsiniz. Nitekim dünyada yıllarca konuşmuş olan J.R.R. Tolkien, Ahmet Mithat Efendi ve Platon bu soruların büyük çoğunluğunda sessiz kalmayı tercih ettiler. Anlaşıldı mı?”
“Evet efendim,” dedim. Artık kendimden daha emindim.
“İlk sorumuz ile başlıyoruz. Mavişim mavilendim, …… kilitlendim. Şarkı sözündeki boşluğa gelmesi gereken kelimeden başka bir kelime söyleyiniz,” dedi. İlk defa acele etmedim ve sakince yanıtladım.
“Surplus.”
“Bir tanrının varlığına inanıyor musunuz?”
“Evet efendim. Hayatım boyunca tanrı inancımı sorguladığım zamanlar olsa da hiçbir zaman varlığına duyduğum inancımdan vazgeçmedim. Hep yanımda tanrıyı ve inancımı taşıdım, ona göre hareket ettim.”
“Kendinizi hangi dine mensup olarak görüyorsunuz?”
“İslam. Çok şükür ki ben Müslüman bir ailede doğdum ve büyüdüm. Bu sayede hayata 1-0 önde başladım. Ve bu kimliğimden de hiç vazgeçmedim ve ödün vermedim.”
“Cinsel yöneliminiz nedir?” dedi. Bu soruda sessizliği tercih ettim.

Biraz süre geçti. Sanıyorum ki bu sessizliğimi de cevap olarak kabul etti ve kibar bir şekilde, ‘Teşekkürler,’ dedi ve eliyle stadın ambulans çıkışını gösterdi. “Şuradan gidebilirsiniz.” Benim ise bazı sorularım vardı, bunları sormak için yıllarca beklemiştim lakin bu fırsatı bulamadım. Her şey çok hızlı gerçekleşmişti ve şu anda da nereye gittiğimi bilmiyordum. Biraz korktum, biraz endişelendim. Soruları cevaplarken olması gerektiği gibi değil, dürüstçe cevaplamıştım. Çünkü dürüst olmama bakacaklarını düşünüyordum.

Stadyum çıkışına doğru ilerledim. Yine küçük bir kapıdan çıktım. Bu kez bekletildiğimiz lobinin tam simetriğindeydim. Yine bir kalabalık beni karşılamıştı ve ileride iki tane kapı duruyordu: “Heaven” ve “Others.” Dil emperyalizminin buraya kadar sirayet ettiğini fark etmiştim. Biraz daha tekinsiz adımlarla yürüdüm ve bana doğru yaklaşan iki meleği gördüm. Ellerinde bir dosya ile geliyorlardı. Çok heyecanlandım. Sağdaki mullet saçlı olan melek konuşmaya başladı:
“Tebrikler Samet Bey, 9 sorunun 8’ini beklendiği gibi yanıtladınız. Cennet’e girmeye hak kazandınız. Cennet’in 6. katmanı sizi bekliyor,” dedi. İnanılmaz sevinmiştim. Minimum doğru bilme limitinin ne olduğunu ya da katmanların da kaç tane olduğunu bilmiyordum ama 9’da 8 epey bir başarıydı. Ben de kendilerine teşekkür ettim. Ellerindeki belgeyi aldım. Belgenin başlığında Jenseitsanmeldebescheinigung yazıyordu. Burada dahi kağıt işleri Almanlara emanetti.

Mutlu bir şekilde cennet sırasına girdim. Önümde bir tane gotik kız, Erkin Koray, Şafak Sezer ve Hakan Fidan vardı. Sıramı beklemeye ve kendime, aileme, en önemlisi de tanrıya şükretmeye başladım. İyi ki Müslüman bir aileye doğmuş, o şekilde bir yaşam sürmüş ve şehadet ile vefat etmiştim.

Hakan Fidan kapıdaki kontrolden geçerken sıra biraz yavaşlamış olsa da sonrasında sıra epey hızlı aktı. Ben de belgemi gösterip ırmaklarından şaraplar akan bu mekana girmenin mutluluğunu yaşıyordum. Girer girmez beni müthiş bir yeşillik ve ona eşlik eden deniz manzarası karşıladı. Adeta Ege’ye gelmiş gibiydim. Fakat tam karşımdaki dağda yazan şu yazı o ana kadar atlattığım tüm aşamaları yalanlarcasına parlıyordu:

“Tanrı katında tek din Paganizmdir.”



Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin