Her yıl 8 Mart yaklaştığında etrafı bir “zarafet” ve “kutsallık” güzellemesi kaplıyor. Kadınlara çiçekler veriliyor, “narin” oldukları hatırlatılıyor, “yuvayı yapan dişi kuş” oldukları için teşekkür ediliyor. Oysa kadınlar günü, bir varoluş mücadelesinin, emeğin ve “ben de buradayım” demenin tarihsel yankısıdır.
Toplumun idealize ettiği sessiz, sakin, uyumlu, fedakâr, her şeye yetişen makbul kadın, bir birey değil, bir konfor arayüzü ve kusursuz bir performans sanatçısıdır. Herkesin duygusal yükünü sırtlanmak, en haklı öfkeyi bile “hanımefendilik” süzgecinden geçirip sunmak, her kadının sessizce ödediği birer huzur vergisidir.
Bu mesele sadece dışarıdaki dünyayla, cam tavanlarla ya da ücret eşitsizlikleriyle ilgili değil; daha çok kadınlar olarak içimize yerleşen “içsel denetçiyle” ilgili. Kimse bakmadığında bile “Acaba fazla mı sert konuştum?”, “Yeterince uyumlu görünüyor muyum?” diye fısıldayan o ses, yüzyılların biriktirdiği bir onaylanma ihtiyacının yankısıdır. Tam da bu noktada, 8 Mart’ın adındaki o “emekçi” vurgusunu hatırlamak hayati bir önem kazanıyor. Bu sıfat, sadece fabrikalarda veya plazalarda harcanan mesaiyle sınırlı değildir. Kadının “emekçi” varlığı; evin görünmez düzeninde, çocukların gelişiminde, yaşlıların bakımında ve bir ilişkinin tüm duygusal tamiratında gizlidir. “Makbul kadın” etiketinin en büyük işlevi, kadının sunduğu bu devasa ve çok yönlü emeği “doğal bir görev” gibi göstererek bedelsizleştirmektir. Bizden beklenen o sonsuz sabır ve karşılıksız fedakarlık, aslında toplumsal düzenin çarkları dönsün diye harcanan, ancak karşılığı hiçbir zaman tam ödenmeyen bir alın teridir.
Başarımızın veya değerimizin, başkalarının hayatında yarattığı konforla ölçülmesi, bizi kendi arzularımızın değil, başkalarının ihtiyaçlarının öznesi haline getiriyor. 8 Mart, birilerinin bizi onaylamasını beklediğimiz bir kutlama günü değil; kendimizi dışarıdaki ve içerideki tüm o yargılayıcı aynalardan azat ettiğimiz bir eşik olmalıdır. Kendi sesimizin tonunu, kendi hayatımızın ritmini ve kendi sınırlarımızı biz belirlediğimizde özgürleşeceğiz. Sadece “başarılı” veya “güçlü” olduğumuzda değil; yorulduğumuzda, hata yaptığımızda ve hiçbir şeye yetişemediğimizde de değerliyiz.
8 Mart’ın tarihsel ruhu; bize, emeğin bir lütuf değil, bir hak öznesi olduğunu fısıldar. Eğer bugün bir kutlama yapacaksak; bu, çiçeklerin narinliğine değil, kadının var olma direncine ve her alanda ürettiği o paha biçilemez değere dair olmalıdır. Emekçi kadın olmak; sadece üretmek değil, ürettiği değerin ve harcadığı mesainin farkında olup bunun sömürülmesine itiraz etmektir. Bizler, başkalarının hayatını güzelleştiren birer “dekorasyon objesi” olmayı reddedip, kendi hayatımızın ve emeğimizin asıl sahibi olduğumuzu haykırıyoruz.
Bir “Performans Sanatı” Olarak Kadınlık


Yorum bırakın