kültür ve sanat içerikleri


lüzumsuz bir adam: bir eylem olarak istanbul’a gitmek

Benden bir şarkı açmamı istedi. Beraber parkta oturuyorduk ve arkadaşlarımızı bekliyorduk. Bir süredir onları görmemiş, yeni dedikodular yapmamıştık. Spotify’da biraz gezdim fakat hangi şarkıyı açmam gerektiğine karar veremedim. “Ne açayım?” diye sordum. “Ne seviyorsan, fark etmez” dedi. Sanırım bana fazla güveniyordu. Fakat ben ne seviyordum ya da bir şarkıyı, şarkıcıyı sevmek sahiden ne demekti? Mesela Metallica’yı sevmek ne demekti? “Aa ben Metallica severim.” “Aa ben Yalın severim.” Yani, bunlar ne demek? Kaç şarkısına eşlik ettikten sonra o grubu ya da kişiyi sevmiş oluyoruz? Ya da solistin ilişki dünyasını hatta belki de bazen sadece adını bilmek mi bize o grubu “sevdiriyor”? Ben Metallica sever miyim bilmiyorum. Sanırım sevmiyorum çünkü sadece herkesin bildiği şarkıları biliyorum. Belki de bu kriter yeterlidir.

Sıkıcı bir arkadaş sohbetinden sonra evlere dağılmaya karar verdik. Her toplu buluşmamızdan sonra eve dönerken Seren ile ben konuşulanlar üzerine bir sohbet daha gerçekleştirmeyi çok severdik. Hatta ben çok az konuşurdum, o tüm yorumları yapardı. Çok büyük bir hevesle insanları eleştirir, tebrik eder, imrenir ve gülerdi. Sanırım, hatta, kendimize itiraf edemesek de bu arkadaş buluşmalarını yalnızca bu sonra-sohbetinden dolayı yapmaya başlamıştık. Fakat bugün ilk defa bir şey yaşanıyordu, ikimiz de fark etmeksizin ve birbirimize sormaksızın bir anda benim evime girmiştik. Sanki bir alışkanlık gibi, sıradan bir durum gibi. Normalde ya ben davet ederdim ya da o kendini davet ettirirdi. Bu sefer bir baktım ki yarım saat sonra evin salonunda oturuyorduk. Bıkmamışız ve doymamışız gibi birer bira daha yuvarlıyor ve dedikoduya devam ediyorduk. Halbuki Seren’in yarın okulu, benim ise işim vardı.

— Biz ne ara buraya geldik? Sormadın bile geleyim mi diye.
— Gerçekten Kemal. Geldim ama. Gidebilirim.
— Yok canım ne olacak. İstersen kal. Fark etmez. Ama yatalım geç oldu, yorulduk.
— Çok güldük.
— Evet.

İçeri gittim, dolaptan her zamanki gibi o gece kalmaya karar verdiğinde onun altına serdiğim çarşafı ve kılıfını düzenli yıkadığım yastıkları aldım, salona getirdim. Özenle serdim. Seren de bu esnada lenslerini çıkarıyordu. Yalnızca böyle günlerde kendimi kötü hissetmiyordum. Nitekim böyle günler ayda ya 1 ya da 2 kez oluyordu. Seren’in burada kalması sanki bana güven veriyordu. Ya da onun bana güvenmesi beni besliyordu.

— Keşke hep burada kalsan. Yalnız çekilmiyor, dedim bir anda. Çarşafı serip koltuğun köşelerine sıkıştırıyordum. Seren de güldü.
— Sen yalnızken kendini çekemiyorsun. Ne kadar kendinden uzaklaşırsan o kadar iyisin. Bak bugün nasıl da güldün.
— Evet.
— Seninle kalınmaz hep yahu. Bakma böyle kaldığıma Kemal. Benim için de iyi oluyor. Ama hep kalmak… Katlanamazdık herhalde.
— Niye katlanamayalım?
— Sen bana katlanamazdın.
— Neden katlanamayayım?
— Ne bileyim sürekli kanepede uzanan biriyim. Sızlanan, uyuyakalan, Instagram’dan çıkmayan biri. Sen demiştin bunları.
— Evet, ama sen busun yani. Şikayet eder gibi dememiştim. Sorun olmazdı yani burada kalsan. Hem kirayı bölüşürüz, dedim ve güldüm. Ciddi miydim bilmiyordum. O da güldü.
— İşte o olmazdı. Sen çalışan adamsın, ben yarı yarıya kabul etmezdim.
— Neyi kabul ederdin?
— Sen ödersin. Faturaları ben alırım.
— Yok canım. Yemekleri de ben yapayım.
— Olur, dedi ve kahkaha attı. Çok neşeliydi. Onun neşesi sayesinde yarın işe gideceğimi bir anlığına unutmuştum. Yarın iş olmasından daha kötüsü yarından sonra da işin olmasıydı. Hem de bir hiç için, sadece oturmak ve dükkan beklemek için. Suratsız müşterilere surat göstermek, gülmek, mal satmak için.

Hemen mutfağa geçtim. Sürahiyi doldurup salondaki masaya bırakacaktım. Geceleri Seren’in çok susadığını biliyordum. Seren de üstünü değiştiriyordu ve bir çırpıda yatağa fırlamayı biliyordu.

— Masal da okuyacak mısın? dedi gülerek. Telefonunu eline aldı.
— Okusam da okumasam da beş dakikaya uyuyakalacağını biliyoruz. Hem benim masallarım seni sarmaz.
— Neden sarmasın?
— Sence sarar mı Seren?
— Sarmaz biliyorum, öylesine sordum, dedi.

Biraz da geçiştirmek istercesine cevapladı. Özellikle de telefonu eline alıp sanırım gelen mesajlara baktıktan sonra yalnız kalmak istediğini fark ettim. Her zamanki gibi bir ilişkiye, sohbete telefonunu dahil etti. Ben de bu kez umursamadım. İyi geceler deyip odama geçtim ve uyumaya çalıştım. Uyumaya çalışıyordum, uyuyakalamıyordum. En son ne zaman uyuyakaldım hatırlamıyorum. Sadece uyumaya çalışıyordum. Fakat uykum olsa da olmasa da, sonsuza dek uyumak istiyorum. Biyolojimden bağımsız. Zaten biyolojiyi oldum olası sevmemişimdir.

Kimi zaman kendi cenazemi düşünüyorum. Siz de düşünmüşsünüzdür. Şu anda, tam şu anda ölsem, kimler ne kadar üzülür? Cenazeme kimler gelir? Beni seven insanlar yetişebilirler mi cenazeme? Kim ne kadar ağlar, arkamdan nasıl konuşurlar ve ne kadar süre içinde unutulurum? Siz de aklınıza vefat etmiş bir tanıdığınızı getirebilirsiniz. Onu ne kadar süre içinde unuttunuz? Onun vefat haberini aldıktan itibaren gelen hayatın anlamsızlığı hissi hangi markete girdiğinizde yok oldu, hangi kahveyi içtiğinizde sırra kadem bastı ve hangi sevişmenizde ezildi, yok oldu, mahvoldu.

O günden sonra zaman sanki hızlı geçti, Seren’in son senesiydi. Mezun olduktan sonra ne yapacağını bilmiyordu ve bunu düşünmüyordu. Fakat doğal olarak biraz daha mezuniyete yaklaşmanın verdiği boşluk hissi belirginleşiyor, güldüğü saat ortalaması düşüyor ve birim zamanda içtiği sigaraların momentumu artıyor, esneklik katsayısı azalıyordu. Ben ise işteki son iki haftam olduğunu öğrenmiştim. Dükkanımın sahibi dükkanı satmaya ve oradan gelecek parayla bir sahil kasabasından ev almaya karar vermişti. Bu kararı neden daha erken vermemişti anlamamıştım zaten. Beni sahil kasabasındaki evinde istihdam edemeyeceği için de durumu anlattı. İki hafta içinde inanılmaz bir ucuzluk ve kalabalık içerisinde dükkanın çoğunu sattık ve boşalttık. Ben ise ne yapacağımı bilmiyordum, iş mi aramalıydım, aile evine mi dönmeliydim? Seren’le son günlerde biraz daha fazla “ben”i konuşmaya başlamıştık, nihayet.

— Gitsem kızar mısın? dedim.
— Nereye?
— Bilmiyorum. İstanbul’a mesela.
— Ne yapacaksın İstanbul’da?
— Çalışırım ne yapacağım başka. Burada ne yapıyordum ki? Hem orada maaşlar daha yüksektir.
— Bilmem Kemal. İstanbul, İstanbul diye tutturan hep sendin. Sen bilirsin. Ben kızmam, dedi. Ama kızmaktan ziyade gitmemi istemediğini biliyordum. Ve gerçekten de burada kalmam için bir şeyler söylemesini istiyordum.

— Gitmemi istiyorsun yani, dedim.
— İstemiyorum Kemal, ne alaka. Üzülürüm gidersen de kızmam yani. Doğru kelime kızmak değil. Seni özlerim yani.
— Sen bensiz yapamazsın.
— Bilmiyorum.
— Ne yapcan kızım buralarda?
— Okul bitiyor zaten, umarım. Bilmiyorum.
— Sen de gel İstanbul’a.
— Asıl sen bensiz yapamazsın, şuna bak. Ben sana gitme diyor muyum, dedi ve güldü.
— İyi olur diye dedim. Kirayı bölüşürüz işte İstanbul pahalı.
— Evet evleniriz Kemal, dedi ve yine güldü. Fena olmazdı aslında.
— Evleniriz, dedim. Biz şeylerden mi olacağız, 40’ında eğer evlenmemişsen evlenecek olan arkadaşlardan?
— Belki de Kemal. O yaşa kadar bulamazsam bi adam, olabilir. Ki muhtemel. Ama 40 yaşında bir erkek 40 yaşında bir kadınla evlenmiyor ki. Yine 25-30’luk yeni paket birini bulursun.
— Sen 24’lüksün işte niye 40’lık birine gitmiyorsun.
— Para ya da güç derdim yok çünkü Kemal. Ders derdim var. Seneye olur, dedi ve yine güldü.
— Yok ya, ben de 40’ına kadar bulamam herhalde. Seni beklerim.
— Senin bu gidişle zor evet.
— Şimdi evlenelim, dedim.

Yine güldü. Neden dedim, ben de anlamadım. Belirsizliklerime karşı ne yapacağımı bilemediğim bir durumda gibi hissettim. Şu anda ben dünyanın neden bu mahallesindeydim, bir ay sonra bile nerede olacağımı bilmiyordum. Ve tek derdim bu değildi. Depozitoyu nasıl alacaktım? Bu da ayrı bir problemdi. Seren koltukta doğruldu ve telefonunu masaya bıraktı. Gözlerime baktı.

— Ciddi misin?
— Evet, dedim. Ciddi değildim.
— Sen aşık mı oldun bana?
— Aşk demeyelim de alışkanlık diyelim, dedim biraz şımarıkça. Hiç huyum değildir.
— Dedim sana, bana sakın aşık olma diye.
— Düşünmedin mi sen hiç?
— Kemal, hayır tabii ki de, dedi ve ciddileşti. Ben ise ne yapmam gerektiğini anlamadım, biraz da korktum. Zaten bu şehirden gidecektim, bir daha Seren’le ne zaman görüşecektik bilmiyordum.
— Peki Seren, bir şey demiyorum. Şaka yapıyorum.
— Bana şaka gibi gelmedi, dedi. Biraz sessizlik oldu aramızda. Yeniden uzandı, telefonu eline aldı ve sonra sordu.
— Evi ne yapacaksın?
— Ay sonu çıkarım herhalde. İyi olmuş kirayı bölüşmediğimiz bak. Tek kalırdın.
— Aynen, dedi.

Bir an gerçekten onunla evlenmeyi düşündüm. Her gün ikimiz de işi gidip geldiğimizde aynen bu şekilde salonda otursak, belki biraz sohbet etsek, şakalaşsak, yemek yapsak ve yesek, belki de sevişsek iyi bir hayat olabilir diye düşündüm. Mecburen aile evine dönecektim, ya da gerçekten İstanbul’daki birkaç arkadaşımı arayıp soracaktım: iş, aş ve ev şartları için. Dedim ya, tüm bu belirsizlikler beni çok korkuttu. Dükkanın satılacağını duyduğumdan beri Seren’i ve buradaki evimi düşündüm. Çok korktum. Onu burada bırakacak olmayı hayal edemedim. Belki de bir baba gibi hissettim, ya da kuşunu büyüttükten sonra doğaya bırakan bir kız çocuğu gibi ya da gerçekten bir aşık gibi. Onun burada bensiz yapamayacağını düşünüyordum. Ya da bir süre gerçekten zorluk yaşar, sonra da toparlardı herhalde. Kimse vazgeçilemez değildi. Ama ben nereye gidersem giderim, sanırım onu ve evimi özleyecektim. Koltuklarım, eve dahil olsa dahi “benim”miş gibi hissettiren bu hayattaki nadir şeyler olmuştu. Seren de, onu bilmiyordum. Seren’e aşıktım, ya da seviyordum sanırım. Ya da böyle saçma şeylerden biri. Ya da dediğim gibi onun masumluğu ve acizliği, benden yardım alıyor olması ya da arkadaşlığımızdan epey yararlanıyor olması benim egomu tatmin ediyordu. Bu yüzden ben bu hisler içerisindeydim. Koşul ne olursa olsun, Sandıklı’da gerçekten yaşanmazdı. Zaten Seren de kabul etseydi bu enteresan evliliğimizi, İstanbul’a giderdik.

Ertesi gün, günler sonra ilk defa adım attım ve bir şeyler yaptım. Birkaç arkadaşımı aradım. Kimisiyle aylardır, birisiyle de yıllardır görüşmemiştim. Onlara hayatlarının nasıl gittiğini sorduktan hemen sonra asıl niyetime geçtim; hal hatır sormak için aramadığımı anlasınlar diye doğrudan konuya girdim: Nerede yaşıyorlardı, ne iş yapıyorlardı, boş bir odaları ya da bildikleri boş bir daire var mıydı? Uygun bir iş var mıydı? Nitekim, iki gün sonra bir arkadaşım bana odasını verebileceğini söyledi. Ekonomik açıdan da ona iyi geleceğini söyledi. Başka bir arkadaşım da babasının dükkanında -ki dükkan dediği bir apartman boyundaki mobilyacı dükkanıydı ve 20’ye yakın çalışanı vardı- uygun bir iş olduğundan bahsetti. Biraz nakliye, belki de biraz dükkan bekleme ve müşteri karşılama işi. Düşündüm, ikisinin de adresini kafamda eşleştirdim. Maddi olarak da düşündüm, maaşımın yarısına yakınını odama verecektim. Tüm bu gelişmeler beni biraz olsun iyi hissettirdi, umutlandırdı. İstanbul’a gitme fikri ilk defa beni umutlandırdı, ama gerçekten umutlandırdı. Somut bir his olarak. Somut bir his olur mu bilmiyorum ama vücudunuzda o hissi hissedersiniz ya, işte tam olarak o vardı. Bir taraftan da Seren’i düşünüyordum.

Seren’le bu süreçte bir süredir buluşmamıştık. O, sınavlarıyla uğraşıyordu ben de dükkanın boşaltılmasıyla. Fakat mesajlaşmıştık. Gideceğimi söylediğimde benim adıma çok mutlu oldu. Başkasının adına mutlu olmak da nasıl beceriliyor bilmiyorum, buna da saçma demek istemiyorum ama ben yapamıyorum. Sadece kendi adıma mutsuz ya da mutlu oluyorum.

Seren koltukta televizyonda kanalları geziyordu. Ben de o sırada mutfakta ikimize de kahve yapıyordum. Türk kahvesi. Az şekerli. Köpüğüyle beraber özenle döktüm fincanlara. Türk kahvesi fincanları, kim içerse içsin o kişiyi pek bir kibar gösteriyordu. Bunu yapabilen az nesne vardı sanırım.
Koltuğa oturur oturmaz Seren’in tarafına masanın üstüne kahvesini bıraktım ve söze giriştim:
— Nasıldı sınavlar?
— Beklediğimden iyi. Büte kalmam.
— Güzel. Zaten kaç dersin kaldı ki?
— Önümüzdeki dönem işte sadece. İki ya da üç, dedi. Kahveden ilk yudumunu aldı. Daha ziyade sıcaklığını ölçmek için köpüğünden biraz içti. Ve devam etti. “Sen söyle bakalım, İstanbullu!” dedi ve güldü. Ben de güldüm.
— İşte pazar gideceğim bilet aldım. Eşyalardan da alabileceğimi alacağım. Gerisi de evde kalır ne yapayım. Samet alacakmış beni otogardan.
— İyi bakalım. Özleteceksin kendini.
— Sen de. Ne yapacaksın bensiz? dedim ve alaycı bir şekilde güldüm.
— Aynı, ne yapayım. Senle de ne yapıyorduk ki, böyle oturuyoruz. Kendim otururum artık. Muhabbet edecek biri olmaz işte. Zaten mezun oluyorum. Eve dönerim. Bilmiyorum, dedi. “Senle de ne yapıyorduk ki” demesine biraz içerlemiştim.
— Beraber çok şey yapıyoruz ya, yine bugün izleriz bir film işte.
— Evet de, yani, öyle. Ne izleyelim?
— Bilmiyorum, sen seç bu sefer, dedim.

Yanımdaki kumandayı ona attım. Tuttu, Netflix’i açtı ve kaydırmaya başladı. Benim hep aklımda izlenecek bir film olduğundan böyle canlı yayında arayarak film seçip izlemezdik. Seren ise bu aktiviteyi seviyordu. O film ararken ben biraz daha rahat bir pozisyona geçtim, kahvemi içmeye başladım. Sanki geçen seferki sahte evlilik konuşması hiç yapılmamış gibiydi. Her zamanki gibi sakin, sessiz ve yorgun bir iletişimimiz vardı. Ben biraz daha onu zorlamak istedim:
— İstanbul’a gelir misin sen de?
— Yok ya, orada yaşayamam, dedi televizyona bakarak.
— O anlamda demedim, ziyarete gelir misin?
— He evet, gelirim. Gezdirirsin. İki yıl önce gitmiştim, anlatmıştım ya, dayanamamıştım sıcağa ve kalabalığa.
— Gezeriz. Gelmeni isterim, dedim biraz sesimi bükerek. O da bana baktı. Cevap verirken televizyona da tam odaklanamıyordu. İki şeyi aynı anda yapmada zorlanırdı hep.
— Gelirim Kemal, sen bensiz yapacak mısın asıl, dedi ve yine sırıttı. Bu sefer daha sevecen bir şekilde gülmüştü.
— Ben özlerim diyorum açıkça zaten, nasıl yaparım bilmiyorum, telaşlandım biraz, dedim. O da kumandayı bıraktı bana odaklandı.
— Neden telaşlandın? İstiyordun hep.
— İstiyordum da işte, buraları bırakmak.. Emin olamadım, yani orada ne yaparım bilmiyorum.
— Kemal buralara hep söven sendin. Sen derdin hep İstanbul’a gidelim, oraya gidelim buraya gidelim diye.
— İşte beraber gidelim derdim ben, dedim. Aslında pek de beraber gitmeyi kastetmezdim fakat son zamanlarda kendimi daha çok Seren’e bağlı hissederek söylemeye başlamıştım.
— Kemal tamam beraber de gideriz de, ayrı hayatlarımız var yani. Biz sevgili değiliz, evli değiliz.
— Öyle de işte, bilmiyorum. Bilinmezliğe gitmek telaşlandırdı beni, ama hallederim ya.
— Evet, halledersin. Ararsın da oradan, konuşuruz. Yine gelirsin buralara da. Yazın festival var yine bak, içer sıçarız.
— Olabilir, dedim. Böyle konuşmalarda elimde mutlaka bir şey olmalıydı oynamak için. Şu anda bu görevi sıcak kahve fincanı görüyordu.
— Seni sevdiğimi hissediyorum, dedim. Seren de baktı bana, anlayamadı başta.
— Beni sevdiğini mi hissediyorsun?
— Evet yani sanırım. Kendime de soruyorum bunu fakat işte şu anki hislerimi başka şekilde açıklayamıyorum. Beraber yapmak istemeye başladım her şeyi. Seninle birlikte. Seni özlerim diyorum, sen de gel diyorum. Senden bir karşılık alamıyorum Seren, dedim biraz daha sert konuşarak.
— Benden nasıl bir karşılık bekliyorsun ki Kemal. Sensin giden, hep sendin gitmek isteyen, hep sendin beni eleştiren, akıl veren, dinleyen. Ben ne yapabilirim? Ben okuyorum burda hem. Sevmek nerden çıktı?
— Bilmiyorum, sen düşünmedin mi hiç sevdiğini?
— Kemal ben de seni seviyorum ama normal bir şekilde yani. Biz iyi birer arkadaşız, öyle bir gözle de bakmadım, istemezdim de. Konuştuğum da bir sürü insan oldu, oluyor da şu anda.
— Anladım, ben de bilmiyorum işte. Herhalde yalnız hissettiğim ya da alıştığım için böyle hissetmeye başladım. Gidince toparlanırım umarım.
— Bilmiyorum Kemal anlayamadım yani, dedi. Biraz ciddileşmiş hatta kızmaya başlamıştı. “Sen ne zamandır böyle hissediyorsun?”
— Bir süredir, işte bilmiyorum. Birkaç aydır, Efes’e gittiğimizden beri olabilir. Belki de belli edemesem de beraber vakit geçirmekten çok keyif aldım. Beni tek bıraksan da orada, dedim ve güldüm. O gülmedi.
— Kemal yani bilmiyorum. Ben düşünmedim hiç. Senin derdin hep buraylaydı, evle, şehirle insanlarla. Sürekli yakındın, hâlâ da yakınıyorsun. Neden çalıştığından yakınıyordun, kızlardan yakınıyordun, onları çok salak buluyordun, erkeklerden yakınıyordun onları çok cahil buluyordun, sevmiyordun kimseyi. Gitmek istiyordun hep. Adım atmıyordun ki hiç Kemal. İş çıkışı hemen eve geliyordun, bir şeyler okuyordun izliyordun. Seni çağırıyordum parka, kafeye, insanlarla buluşmaya. Gelmiyordun. Aklımda bile birisiyle tanıştırmak vardı seni yani, belki anlaşırsın diye. Ama söylemedim hiç yani. Senin gitme işin olunca iyice sildim kafadan.
— Kimdi?
— Arkadaşım işte, okuldan. O da böyle seviyor okumayı falan. Okulda da tiyatrodaymış. Neyse işte, hep pasif kaldın Kemal. Yani affedersin ama, daha önce de dedim sana, çok pısırık kalıyorsun. Dünyanın bütün yükünü sen taşımıyorsun, tüm acıların sahibi de sen değilsin. Senin keşfettiğin acıların zaten farkında olan bin tane insan var, onlar evde kıvranıp kitap okumayı seçmiyorlar yine de sokağa çıkıp yaşıyorlar. Ben de öyle. Ben bilmiyor muyum bu kızlar salak, erkekler mal, sokaklar cahillerle dolu, işler kötü, hava sıcak, dünya soğuk. Yani bilmiyoruz hepimiz. Ama yine de kalkıyorum bir şeyler yapıyorum yani. Hep eleştirdiğin şu “telefon kaydırma” işi bile soluklanmamı sağlıyor yani. Umrumda değil hiç odak sürem mi azalmış, dediğin gibi algoritmaların kölesi mi olmuşum. Umrumda değil. Eğleniyorum. Gidiyorum yatıyorum insanlarla, biliyordum. Ona buna yazıyorum, girip barda istediğim rastgele bir erkeği buluyorum, dans ediyorum, öpüyorum. Bunlar bir tek sana mantıksız gelmiyor, bana da geliyor. Ama her zaman mantıklı bir şey yapmak zorunda değilsin yani. Biraz rahat ol, sal, düşünme o kadar. Bak önünde bir fırsat var. İstanbul var, orada çok daha fazla insan var. Muhabbet edebileceğin, takılabileceğin insanlar olacak. Bir tane kız da bulursun kendine, kur kendine bir hayat. Çık biraz evden, onu diyorum yani. Adım at, dedi. Biraz soluklandı. Ev de sessizleşti. Hiçbir şey demedim. Belki biraz ağlamak istedim fakat vazgeçtim ya da erteledim. Cevap vermek istedim ama sonra yine vazgeçtim. O kahvesini bitirdi, kalktı mutfağa gitti. İkimize de birer maden suyu açtı ve getirdi. Oturdu yine aynı yere. Ben sessizliği tercih ettim. Belki sarılsa daha iyi hissedebilirdim.

Tekrar kumandayı aldı, biraz daha kaydırdı. Sonra vazgeçti o da, yine “HIMYM izleyelim mi?” dedi. “Olur.” dedim. Yeni bir film beğenmeme riskini almaktansa, depresif anların klasik refleksiyle dönüp dolaşıp yine o lanet diziyi açtık. Seren bölümü başlattı ve ilk defa bulunduğu koltuktan kalktı. Sodasını alıp benim yanıma oturdu ve sarıldı. Bölüm başlamıştı. Ben kafamı onun omzuna koydum. Onun gülmeleriyle kafam her seferinde zıplıyordu. Ben de mecburen gülüyordum. Bir bölüm daha izlemek istedi, ben de onun omzunda uyuyakaldığımı sabah beraber koltukta uyanınca fark ettim.

Ertesi gün dükkanı tamamen boşalttık. Ben de son maaşımı aldım hatta Semiha Hanım biraz daha fazlasını verdi. Ayak üstü sordu ne yapacağımı. Ben de İstanbul’a gideceğimi ve ne zaman isterse gelebileceğini söyledim. O da aynı şekilde söyledi ve duygusal bir sarılma ile birbirimize veda ettik. Ne onun geleceğini ne de benim gideceğimi sanmıyordum.

Çamaşırlarımı baştan sona yıkadıktan ve kuruttuktan sonra eşyalarımı valize yerleştirdim. Evi de aşağı yukarı ilk geldiğim haline getirmeye çalıştım. Oraya buraya astığım atkıları, aksesuarları kaldırdım. Buzdolabındaki gıdaları da birkaç gündür bitirmeye çalışmıştım. Kalanlarını da ya atacaktım ya da Seren’e verecektim.

Seren pazar sabahı geldi. Eşyalarımı taşımamda yardımcı olmak istedi. Otobüsle gitmekten vazgeçtik ve taksi söyledik. Zaten onun yurdu da otogara yakın sayılırdı. Otobüs saatini beklerken birer tost yedik ve çay içtik. Bu, kahvaltı gibi olmuştu. Ben ona gidebileceğini, beklemesine gerek olmadığını söylesem de gitmedi. Otobüsüm de yanaştı. Üzerinde Eskişehir, Bursa, İstanbul yazıyordu. Otobüsün yan kapakları açıldı. Valizlerimi verdim. Sonrasında ise Seren’e sarıldım. Hem de sımsıkı sarıldım. Saçlarını da epeyce koklamış oldum. Sonra yavaş adımlarla otobüse bindim. Onu bir daha ne zaman görürdüm bilmiyorum. Kendimi hâlâ tanıyamadığım için İstanbul’a gider gitmez onu aklımdan silmeye mi çalışacaktım yoksa her gün ağlayacak mıydım onu da bilmiyordum.

Gitmedi hâlâ. Kenardan camdan beni süzmeye çalışıyordu. Bu kadar ilgiyi hak etmediğimi düşünmeye başlamıştım. Sonunda ben de elimi salladım ve beni fark etti. Güldü yine, el salladı. Otobüs hareket etti. Ben onu görememeye başlayana kadar el sallamaya devam ediyordu. Sahi el sallamak, ne enteresan bir hareketti.

Yanımda 40’lı yaşlarda bir abi vardı. Otobüse son anda yetişmişti. Yanımın boş olduğuna sevinmeme fırsat vermeden yerleşmişti koltuğuna. İlk başta onunla biraz sohbet de ettik. En azından ilk otobüs ikramları gelene kadar. Kendisinin Afyon’da sevgilisi varmış. Üniversite okuyormuş burada. Bir haftalığına onu görmeye gelmiş. Şimdi yeniden evine, İstanbul’a dönüyormuş. Mezun olunca evlenmeyi düşünüyorlarmış. Ben de tebrik ettim ve mutluluklar diledim. O da beni sordu, yine kendimden pek bahsetmedim. Bir biskrem yedim, bir de çay içtim. Sonra da uykuya dalmışım, İstanbul’a kadar.

5/5



Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin