Uyanın! Her şey anormal. Bunun neden kimse farkında değil? Ülkemiz için demiyorum sadece, her şey! Herkes! Olağan dışı. Normal olan hiçbir şey normal değil. Kırmızı ışıkta durmak, vergini ödemek, karını öpmek, aldığın ürünün parasını ödemek, maaş almak, maaş vermek, eşcinsel olmamak, yürüyebilmek, koşabilmek, engelli olmamak… Bunların hiçbiri normal değil. Aksi koşulları da anormal değil. Liberal olduğunu düşün, kaldırımda motosiklet süren şuursuz, şiarsız ve arsız bir insandan şikayetçi olamazsın. Liberal olmasaydın! Normal olan senin seçtiğin yol değil. Liberallikle kaldırımdaki motosikletin alakasını merak ediyorsanız, umarım ölene kadar merak edersiniz. Komünist olduğunu düşün, hem de komünizmin hakim sürdüğü bir coğrafyada. İntihar vakalarından sen sorumlusun. Son yüzyıldaki en yüksek intihar oranları boşuna Doğu Almanya’da görülmedi mi! Komünist olmasaydın! Milliyetçi olduğunu düşün. Herhangi bir ülkenin milliyetçisisin ve oradaki insanların ahlaksızlıklarından dolayı bir ekonomik krize maruz kaldığını savunuyorsun. O zaman milliyetçi olmasaydın! Saçmalık. Ekonomik sorun! Sorun! Neden herhangi bir noktada sorun var? Neden sorunlara alıştık ve doğamızda varmış gibi yaşıyoruz? Saçmalığa bak. Sen mutsuzsun, ama neden! Mutsuz olmamalısın, bunun için yaşıyorsun. Mutsuzluğu normalleştirelim diyen de bendim. Şu anda aksini savunuyorum. Mutsuzluk olmamalı ya da ben yolda yürürken ayağım bir taşa değmemeli. Sadece yaşamının huzuru ve sevincini hissetmeliyim. Hiçbir -ist olmadan, herhangi bir zümreye bağlı kalmadan, hiçbir sorunu koklamadan. Belki dağda belki bağda belki de Bağlarbaşı’nda.
Önemi yok. İnsanın doğası bu. İki kişi nerede bir araya gelirse gelsin bir sorun mutlaka ortaya çıkar gibi cümleler söylediğinizi duyar gibiyim. Saçmalamayın! O zaman iki insan bir araya gelince veya bir toplum eğer oluşmuşsa, ve mutlaka sorun çıkıyorsa insanlar olmamalı. Toplum oluşmamalı. Yok olmalıyız. Ya da ona göre evrimleşmeliydik. Evrim var mı onu da bilmiyorum, fakat bir şeyler farklı olmalıydı. Ben yaşarken neden bir şekilde bazı ideolojileri savunarak veya savunmayarak, herkese nefret kusmama rağmen insan haklarını destekliyorum. Ormanların yanmamasını istiyorum, hayvanların ölmemesini istiyorum veya korunmalı cinsel ilişkinin artması yönünde toplumun bilinçlenmesini savunuyorum. Hiçbir şey normal değil. Korunarak gerçekleştirilen cinsel ilişkiler daha az zevkli ve daha az talep görüyor. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Ben bir insanı en hayvani güdümle arzuluyorum, o da beni arzuluyor. Ve ikimiz cinsel organlarımızı birleştirerek insanın hissedebileceği en muhteşem zevki tadıyoruz. E peki neden araya beşeri bir kılıf giriyor. Hastalık yaymasın! Çocuk doğmasın! Madem hastalık yayıyor ve çocuk doğuyor, o zaman neden ben bu aksiyondan bu kadar zevk alıyorum, aldırılıyorum. Hiçbiri normal değil bunların, farkında değil misiniz! Kondom kullanmak da normal değil, bisiklete binmek de. Çözüm yoluna gelince. E o zaman tanrı mı var! Tek görevimiz ona ibadet etmek ve kullukta bulunmak mı? Bilmiyorum.
En nihayetinde, hiçbir şeye çözüm bulamamak pek çok düşünen ve belli bir idrak kabiliyetine erişmiş insanların ortak noktası olsa gerek. Bu yüzden de intihar ya da ötenazi gibi olgular kulağa pek de mantıklı gelmiyor. Bu cümlemden dolayı bu kitap engellenir ya da davalık olur muyum? İntihara teşvik, halkı umutsuzluğa sürükleme gibi suçlar var mıdır haberim yok lakin bence “İntihar edin!” demek Yeraltından Notlar’ı ya da Schopenhauer’u okumaktan daha az etkili. Orada sadece açık bir şekilde “intihar edin” denmiyor, hayatın mantıksızlığı ve yaşamanın manasızlığı vurgulanıyor. E, elbette bu vurgudan intihar çıkarmak biraz yorum olabilir fakat çıkarılabilecek başka bir yorum da aklıma gelmiyor. Ya da geliyor ki hâlâ hayattayım. Bunu da bilmiyorum. Zaten bütün bu düşüncelerle bezenmiş bir insanın sadece intihar etmek gibi sıradan, klişe bir yönteme başvurması hiç akıl karı değil. Ne kendisi için ne de çevresi için hiçbir şekilde olumlu bir yöne doğru hizmet etmiyor. Daha mantıklı olan bir çözüm yolu, muhtemelen intihar etmeden önce çevredeki birkaç zararlı insanı da kendisiyle beraber ölümden sonraki hayata götürmek.
Biraz aksiyon, biraz adım atmak, bilet almak, organize etmek, otel ayırtmak, günü gününe plan yapmak ve Ege’ye varmak. İşte Seren sadece çanta toplamıştı, ben ise diğer her şeyi yapmıştım. Ha bir de güneş kremi ondaydı.
Zorba’da şöyle bir söz vardı: “Ölmeden önce Ege Denizi’ni gören adama ne mutlu!” İşte bu tam olarak ve şu anda beni temsil etmektedir. Ölmedim, Ege Denizi’ni gördüm ve adam’ım. Seren’i bilemem. O, taşsız bulduğumuz, az kirli, biraz sıcak, pek de dalgalı Pamucak’ın sahilinden bana doğru yürüyor. Üzerindeki denizin suyu denize nispet edercesine güneş sayesinde aniden kuruveriyor. Halk plajında vücuduyla epey bir gösteriş sergiliyor. Ortalamanın üstünde bir boyu var bence, tabii bunun bencesi olur mu bilmiyorum fakat bir kadına göre uzun boylu. Bu nedenle, bacaklarının kusursuz olması ya da görünmesi çok daha güç. Kendisi, o güçlüğü hayatında pek çok güçlüğe nazaran, umursamayarak aşabiliyor ve gecelik vücut bakımı ve yıkama yağlama seanslarından sonra çok daha şahane ve Artemis’i andıran bacaklara sahip olabiliyor. Bikini giymek, bana hep fazla cesurca, hatta gereksiz cesurca gelmiştir. Vücudunun daha herhangi bir yerini sevmek ve insanlara sergileyebilmek bu kadar güçken, tümünü vitrine çıkarmak için ya şahane bir vücuda ya da özgüvene sahip olmak gerektiğini düşünüyorum.
Havlusuna sarılıp yanıma oturdu ve benim uzaklara bakan çakma “derin” erkek rollenmelerime engel olurcasına üzerime elinin ıslaklığını fırlattı. Ben de ilk adım olarak kitabı korudum, sonra da güldüm. Denizden erken çıktığım için bana kızıyor, gülüyor, biraz da suçluyordu. Kendimi bildim bileli denizlerde hep üşümüşümdür. Artık kan değerlerimde mi yoksa yüzmek üzere evrimleşmemiş bir canlı olmamda mı sorun var bunu bilmiyorum. Seren de, ikidir onu yalnız bıraktığım için biraz bana gücense de, derinlere açıldığında sataştığı iki üç arkadaş grubuyla eğlenmesini bildi. Bana ihtiyacı yok, ya da öyle görünüyor. Ben denizlere sadece sahilde kitap okumaya giderim, bir de bira içmeye. Hatta havlumun dibindeki kumda derincesine bir delik açıp, orayı “biralık” bellemek, kitap sayfasını açmadan önce yaptığım son harekettir. Seren’le geldiğimiz ilk tatilden de anladığım kadarıyla o, denizlere insan görmek, yüzmek, ona buna sataşmak, yan grubun kaçan topunu onlara iade etmek, bir de dik memelerini cesurca sergileyebilmek için geliyordu. İnanın, bugün bunlardan hiçbiri eksik değildi.
Deniz biraz kirliydi, zira halk plajındaydık. Kitlesi epey iyiydi, zamanında bu sahilde denize mi yoksa güneşe mi tanrı demeliyiz tartışmaları yapmaya gelen Socrates ve agaları olmasa -ya da yalnızca Socrates, çünkü onu çekebilecek bir insan icat edilmiş midir, sanmam- bu plaj “halk plajı” yapılır mıydı? Fakat, her CHP’li belediye tesisi olduğu gibi burası da pespaye ve bakımsızdı. Allah, belediyeleri CHP’den, İslam’ı Müslümanlar’dan, kendini de aslan yoluyla tezahür ettirmeye çalışmaktan korusun.
Seren uyumaya başladı, bir bacağı ile Pisagor’a nispet yaparcasına oluşturduğu 90 derece açıyla havada, diğeri ise kendini havlusundan kurtarırcasına yerde uzanıyordu. Şemsiyemiz üst vücudunu kaplıyor, onu gölgede tutuyordu. Uzanmasına ve bikini süngerini çıkarmasına rağmen memeleri hâlâ çıkıp kumdan kale yapmak ister gibi fışkırmaya çalışıyordu. Yol boyunca uyumasına rağmen burada da uyumasını pek anormal karşılamadım. Çünkü yüzmek, sanırım, en yorucu spordu. Ya da masa tenisi ya da seks.
4 saatlik yoldan gelir gelmez kendimizi suya atmıştık. Güneş iyice belirginleşene kadar yüzdük, şimdi de Selçuk merkezdeki otelimize eşyalarımızı fırlatır fırlatmaz, bir de duş alır almaz, Efes’e koşacaktık. 3 günlük seyahat için 3000 TL verdiğimiz arabamızla koşacaktık. Artık antik şehir ve mirası, bu son teknoloji Peugeot 208’i görseler kıskanırlar mıydı
yoksa yanlış dönemde yaratıldıkları için Tanrı’ya söverler miydi bilemiyoruz fakat artık bizim tek derdimiz, genellikle, park yeri bulmaktı.
Seren’e biraz rehberlik ettim. Efes’e dair bildiğim tüm gerekli ve gereksiz bilgileri verdim. Kütüphane başta olmak üzere pek çok yerin fotoğrafını çekti. İpli şapkasıyla verdiği pozları da ben çektim. Yarı Türkçe, yarı gayritürkçe konuşulan bu turistik yerde dinlene dinlene 2-2.5 saat vakit geçirdik. Ardından soluğu Selçuk Merkez’deki bir kokoreççide aldık. Ona “Efes’i sevdin mi?” diye sordum, o da “İyi işte, eski şeyler.” dedi. Elbete, şaka yollu. Her yemek beklerken ya da kahve beklerken yaptığı gibi ya Whatsapp gruplarında birine bir şeyler yazdı, ya da Bumble’de 6 ile 7 arasında erkek kaydırdı.
— Bu gece seni satsam kızar mısın Kemal?
— Agora’da satarsan kızarım.
— Cidden soruyorum.
— Yok, istediğin gibi takıl. Aradığın erkek belki Yunan adalarındadır.
— Tamam sağ ol.
— Noldu?
— Satabilirim, dedi ve güldü. Ben de güldüm. Şirince’de bir komünist erkekle yatması, herhalde bir daha edinemeyeceği bir deneyim olabilirdi. Eşit ve hür seks! Ben de gece vakti ya otelin lobisinde ya da bulduğum açık bir kafede oturur, ya kitap okurdum ya da dergi. Zira öyle oldu, biraz sakin, biraz ıslak, biraz da yalnız bir tatilin ardından Afyon’a döndük.
Ertesi gün, evimde yine akşam oturması yapıyoruz. Her zamanki gibi televizyonda sıkıcı Youtube videoları dönüyor, Seren Instagram’da vakit geçirirken epey gülüyor. Ben de boş boş oturuyorum, yani kitap okuyorum.
— Sen benimle neden arkadaşsın, diye sordu Seren. Telefonunu bıraktı kenara. Düşündüm biraz, hiç düşünmemiştim sanki.
— Bilmiyorum.
— Bilmiyor musun?
— Yani, vakit geçirmeyi seviyorum seninle.
— Benimle?
— Evet.
— Ya da herhangi biriyle de olsa sever miydin?
— Anlamadım.
— Yani diyorum ki biz düzenli görüşen iki arkadaşız ya. Düzenli görüştüğüm için ya da yalnızca “biri” olduğum için mi beni seviyorsun, yoksa Seren olduğum için mi?
— Seren olduğun için.
— Tamam da, ben senin hiçbir şeyine ayak uyduramıyorum ki. Sen çok şey biliyorsun. Sen kitap okuyorsun, bir şeyler düşünüyorsun, filmler izliyorsun. Anlatıyorsun bir şeyler. Ben öylesine yaşıyorum. Yani sana ayak uyduramıyorum.
— Senden bunu beklediğimi kim söyledi? Hem benim çok şey bildiğimi kim söyledi. Sen, benim çok şey bildiğimi söylemen için benden çok bilmen gerekir. Sana göre, benden çok bilmiyorsun, yani bunu diyemezsin. Kozmolojik kanıt.
— İşte bu Kemal.
— Ne bu?
— İşte bu konuşmaların falan yani.
— Seren, yani bilmiyorum. Beraber güzelce vakit geçiriyoruz. Başka birisini istemezdim yani. Gayet de anlaşıyoruz, gülüyoruz. Aynı insanlar olmak zorunda değiliz. Sen hiç de bilgisiz falan değilsin. Çok da zeki bir kızsın, dedim. Aslında, benim kadar bilgili değildi. Bunu söyleyebiliyordum çünkü ondan daha bilgili olduğumu biliyordum. Beni narsist zannetmemeniz için size şu örneği vereceğim: Geçen gün Seren bana, “Asılan başbakan vardı, o kimdi?” diye sordu. Genel kültür düzeyini anladınız sanırım. “Tabii ki Deniz Baykal,” demiştim.
— Beni seviyorsun yani?
— Evet, dedim. Gülerek sormuştu, gülerek cevapladım. Sevip sevmediğimi biraz da kendim düşündüm. Sanırım bu gece de uyuyamamamın nedeni bu sorgulama olacaktı. Her gece birbirinden lüzumsuz ve alakasız şeyleri dert etmekten, analiz etmekten uyuyamıyordum. Ve bu durum beni liseden bu yana rahatsız ediyordu. İlk aşık olduğumda mı başladı yoksa ilk Radiohead dinlediğimde mi başladı bilmiyorum. Fakat belli bir süredir bu hastalıktan mustaribim.
Seren’i gerçekten sevip sevmediğimi düşündüm. Ya da gerçekten sevmek ne demek onu düşündüm. Pek çok açıdan sevilebilirdi, yani bir arkadaş olarak da, bir obje olarak da, aşık olarak da, bağımlı olarak da. O, iyi bir arkadaştı. Beni ne kadar tanıyıp tanımadığı konusunda sürekli şüpheye düşsem de eminim ki en kötü anımda benim yanımda olabilirdi, ya da elinden geleni yapardı. Paraysa para, sarılmaksa sarılmak, koşmaksa koşmak. Sanırım bu bir sevgiydi. Ben de ona yapardım.
Aşk olarak ise hiç hayal etmemiş ya da düşünmemiştim. Onunla tanıştığımızdan beri onun ilişkilerini konuşuyorduk, hatta seks hayatına dahi gereksiz derecede hakim olmuştum. Elbette, onun nasıl bir sevgili olduğunu biliyordum, ya da benimle sevgili olsa nasıl bir ilişkimizin olabileceğini düşünmüştüm. Yani, siz de herhangi bir karşı cins arkadaşınıza karşı da mutlaka düşünmüşsünüzdür diye düşünüyorum. Hiçbir his beslemeseniz dahi, “bu kişiyle bir ilişkide olsam nasıl olurduk?” diye bir muhakeme yapmışsınızdır. Hatta karşı cins bile olmayabilir.
Seren’i de düşündükçe, ben zaten tek başıma hayatımı idame ettirme konusunda güçlük yaşıyorken, onunla çok daha sıkıcı bir yaşam süreceğimi düşünürdüm. Gerçekten onun dediği gibi, ki ben ona söylemesem de, ilgi alanlarımız çok farklıydı. Yaptığımız, düşündüğümüz, dünya görüşümüz çok farklıydı. Onun bir dünya görüşü yoktu. Genel muhalif çizgide ne varsa, o destekliyordu. Birkaç story atıyor, ağlıyor, üzülüyordu.
Bir kişiyle ilişkide olmak için de ortak ilgi alanları ne kadar gereklidir bilmiyorum. Hep çok iyi arkadaş olmanız lazım derler, fakat ortak ilgi alanları olmadan da arkadaş olabiliyorduk. Gülüp eğleniyorduk, sıkılıyorduk da. Aynı dizileri sevmemek ya da sevememek ne kadar kötü bir ilişki yaratırdı ki? Ya da dizi izlemeyi dahi sevmemek…
Cinsel açıdan onu hiç arzulamadım. Elbette düşündüm ve bedenini her zaman çok çekici buldum. Bunu ona da, size de söyledim. Onun nasıl seviştiğini hayal ettim. Seviştiği birkaç erkekle tanışınca herhangi birisini Seren’le hayal ettim. Bazen kafamda tam oturdu, bazen hiç oturmadı, hatta epey tiksindim. Seren’i koruyan bir yerden “bu erkekle” nasıl yatarsın diye kendi kendime sordum. Zaten çoğu erkek için bunu derdim muhtemelen, kendim dahil. Evet, Seren’in vücudu güzeldi, memeleri olması gerekenden ne büyük ne küçüktü, sarkmazdı. Sütyen takmadığında dahi bluzunun içinde başı dik bir şekilde kendilerini belli ederdi. Bacaklarını düzenli aralıklarla jiletlerdi, pek tabii vücudunun diğer yerlerini de. Spora pek gitmezdi, o yüzden çoğu kişide epey yapay olduğu kendini belli eden büyük bir göte sahip değildi. Spora gitmeyi saçma bulurdu, işte bu konuda da ortak düşünüyorduk.
Onun da beni nasıl düşündüğünü merak ediyorum. Bana sık sık çok “sıkıcı” olduğumu söylüyordu. Ya da ketum, ya da fazla beyefendi ya da bazen pısırık. O yüzden o hayatını özellikle de bu denli hareket ve heyecan aradığı bir aralığında benim gibi kitap okuyan, günlük düzenli olarak Fatih Altaylı videoları izleyen bir adamla birleştirmek istemezdi. Düşünmedi dahi. Cinsel olarak da beni ne kadar çekici buluyordur bilmiyorum. Hayatım boyunca spor salonuna gittiğim gün sayısı herhalde 40-50’yi geçmemiştir. Buna karşın nispeten daha düzgün bir vücudum ve dengeli bir kilom vardı. Tipim de fena sayılmazdı. Kendimi gerçekten çirkin ya da yakışıklı bulmuyordum. Bazı saç modellerim hatta uzatmaya karar verdiğim sakalım da alımlı olabiliyor, sonra da sakalımı kamuflaj olarak nitelendirip kestiğimde çirkinleşebiliyor, hatta çocuklaşabiliyordum. Fakat her ne olursa olsun, onun gözünde nasıl bir konumda olduğumu, özellikle de sevgi konusunda kestiremezdim. Örneğin, herhangi bir ev anımızda bir anda dudağıma yapışsa, ne yapardım bilmiyordum. Bu bir taciz mi olurdu? Yoksa hoşuma gider miydi? Beni denemek için mi bunu yapmaya kalkışırdı? Yoksa arkadaşça rahatsız olup ona sadece kızar mıydım? O da mahcup hisseder miydi?
Ya da genel olarak, bizim birbirimize duyduğumuz sevgi, yalnızca alışkanlık mıydı? Yoksa hayatsızlık ve çaresizlik mi?
4/5
lüzumsuz bir adam: efes’i görmüş olmak


Yorum bırakın