Her şey, Antik İyonya’da bir adamın canının sıkılmasıyla başladı. Miletli Thales, bir gün Ege kıyısında durup denize baktı ve “Beyler, her şey sudur” dedi. Arkadaşları muhtemelen “Thales abi, yine çok içmişsin” dediler ama insanlık tarihinin ilk felsefi kıvılcımı çakılmıştı bir kere. Thales’in her şeyi suya bağlamasından hemen sonra Anaksimandros “Yoo, her şey belirsizdir” dedi (ilk ”evrimci” teorisyendir kendisi). Anaksimenes ise “Siz ne diyorsunuz, her şey havadır hava!” diye çıkıştı. Böylece felsefenin ilk altın kuralı doğdu: Asla bir önceki adamla aynı fikirde olma.
Derken Atina sokaklarına bir bela indi: Sokrates. Kendisi, tarihin ilk ve en büyük “Neden?” diye darlayan çocuğuydu. İş güç hak getire; çarşıda pazarda falan yakaladığı insanlara “Erdem nedir? Adalet nedir? Sen aslında var mısın?” gibi sorular sorarak milletin asabını bozuyordu. Sonunda Atinalılar “Yahu tamam, hiçbir şey bilmediğini biliyorsun anladık, al şu baldıran zehrini de iç, dükkanın önünü kapatma” dediler.
Sokrates ölünce bayrağı öğrencisi Platon, Eflatun (renk olan değil) da denir, devraldı. Platon, hocasının ölümünden o kadar travmatize oldu ki kendine hayali bir dünya kurdu: İdealar Dünyası. “Bizim burada gördüğümüz her şey aslında çakma, asılları yukarıda bir yerde” diyerek tarihin ilk simülasyon teorisini yazdı. Platon’un öğrencisi Aristoteles ise hocasına fena bilenmişti. “Hocam idealler güzel de, ayağımız yere bassın biraz” diyerek her şeyi sınıflandırmaya başladı. Bitkiler, hayvanlar, mantık… Aristo o kadar çok yazdı ki, sonraki iki bin yıl boyunca Orta Çağ’da kim bir şey iddia etse kafasına Aristo kitabı fırlattılar.
Antik Yunan’da filozoflar özgürce (siz onu bir de Sokrates’e sorun) sallayıp tutarken, sahneye İsa ve onun peşinden giden havariler çıktı. Din yavaş yavaş dünyaya yayılıyordu ama ortada büyük bir sorun vardı: Romalı entelektüeller bu yeni dine “Aman, taşra masalı işte” diyerek burun kıvırıyordu. Dine acilen felsefi bir karizma, afili bir teorik altyapı lazımdı. Havariler hemen felsefe pazarına çıkıp tezgahlara baktılar.
Tam o sırada Plotinus adında, Yeni-Platonculuk akımının kurucusu bir adam dükkanı açmış, bağırıyordu: “Beyler, her şey ‘Bir’den çıkar, sonra ondan ‘Akıl’ doğar, ondan da ‘Ruh’ taşar!”
Erken dönem Hristiyan düşünürleri Plotinus’un bu üç basamaklı felsefi asansörünü görünce gözleri parladı: “Yahu bu bizim Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesine ne kadar da benziyor!” dediler. Hemen Plotinus’un telif haklarını görmezden gelip onun felsefi kavramlarını aldılar, hafifçe vaftiz edip Hristiyanlığın resmi Teslis (Üçleme) inancı haline getirdiler. Böylece felsefe dinleşirken, din de felsefeleşti. Plotinus mezarında “Felsefemi çaldınız!” diye dönerken, kilise babaları “Çalmadık, esinlendik” diyerek felsefeyi manastır kapısından içeri buyur ettiler.
Böylece felsefe cübbeli adamların elinde resmi bir doktrine dönüştü ve demin bahsettiğimiz, kapısında Aristo kitaplarının fırlatıldığı meşhur Orta Çağ başlamış oldu… Bu döneme Skolastik Dönem diyoruz ki kelime anlamı “Okullaşma” olsa da pratik anlamı “Aristo ne dediyse doğrudur, aksini söyleyen çarpılır” demekti.
Dönemin açılışını Aziz Augustinus yaptı. Augustinus gençliğinde tam bir “hayatını yaşayan” adamdı; partiler, eğlenceler gırlaydı. Sonra birden hidayete erip felsefe yapmaya karar verdi. Onun felsefesi kabaca şuydu: “İnanıyorum, o halde anlıyorum.” Yani önce inanacaksın, sonra üzerine düşüneceksin. Tersini yaparsan? Aziz Engizisyon, maazallah.
O dönem Hristiyan dünyasında dev bir kriz vardı. Müslüman coğrafyasından (özellikle İbn Rüşd üzerinden) çevrilen Aristoteles kitapları Avrupa’yı kasıp kavuruyordu. Kilise panikteydi çünkü Aristo “Akıl” diyordu, “Dünya ezelidir” diyordu; Kilise ise “İman” ve “Yaratılış” diyordu. Aristo okumak neredeyse yasaklanmak üzereydi.
Aquinalı Thomas tam bu sırada devreye girdi: Akıl ile İman’ı barıştırdı.
Thomas dedi ki: “Beyler, sakin olun. Akıl da Tanrı’nın bir hediyesi, İman da. Dolayısıyla gerçek bir akıl yürütme, imana ters düşemez.” Aristo’nun putperest, mantıkçı felsefesini aldı, evirdi, çevirdi, vaftiz etti ve Katolik Kilisesi’nin resmi ideolojisi haline getirdi.
Bin yıl süren bir uykudan sonra sahneye Rene (e’nin üzeri çizgili) Descartes çıktı. Descartes soğuk bir kış günü Fransa’da sobanın arkasına saklanıp düşünmeye başladı: “Ya her şey bir rüyaysa? Ya kötü bir cin beni kandırıyorsa?” Adam o kadar çok şüphe etti ki bir ara kendisinin bile var olduğundan emin olamadı. Sonunda panikle bağırdı: “Düşünüyorum, o halde varım!” (Cogito, ergo sum). Rahat bir nefes aldı ama insanlığın içine de “Biz acaba matrix’te miyiz?” şüphesini kalıcı olarak ekti.
Hemen ardından Britanya’dan sesler yükseldi. John Locke ve David Hume, “Bırakın bu doğuştan gelen fikirleri, insan beyni bomboş bir levhadır (Tabula Rasa) ne yaşarsak o yazılır” dediler. Tam rasyonalistler ile empiristler birbirinin saçını başını yolacakken, Almanya’dan Immanuel Kant adında titiz bir adam çıktı. Kant, Königsberg dışına hiç çıkmamış, hayatını saat gibi yaşayan bir adamdı (komşuları saatlerini onun yürüyüş saatine göre ayarlardı!) Kant tarafları ayırdı: “Aptallık etmeyin, hem akıl lazım hem deney!” dedi ve felsefeyi adeta bir muhasebe müdürü edasıyla düzene soktu.
Kant ortalığı toparlamıştı ama Friedrich Nietzsche’nin buna hiç niyeti yoktu. Eline çekiç alıp felsefe sahnesine daldı. “Bütün değerlerinizi yıkın! Sürü psikolojisinden çıkın, Üst insan olun!” diye bağırdı. Nietzsche o kadar sert vuruyordu ki, insanlık bir an neye uğradığını şaşırdı. Aynı dönemde Karl Marx da bıyıklarını düzelterek araya girdi: “Filozoflar dünyayı yalnızca yorumladılar, oysa asıl sorun onu değiştirmektir” diyerek felsefe kitaplarını bir kenara fırlatıp işçileri fabrikalardan çağırdı.
Yirminci yüzyıla gelindiğinde dünya savaşlarla sarsılınca felsefe de depresyona girdi. Varoluşçuluk akımı baş gösterdi. Jean-Paul Sartre ve Albert Camus kahvelerini yudumlarken sigara dumanlarının arkasından fısıldadılar: “Hayat anlamsız, varoluş özden önce gelir, hepimiz absürt bir tiyatronun oyuncularıyız.” Camus işi bir tık ileri götürüp “İntihar mı etsem, yoksa bir fincan kahve mi içsem?” diyerek varoluşsal sancının zirvesini yaptı (neyse ki kahveyi seçti).
Bugün mü? Bugün Postmodernizm dönemindeyiz. Artık neyin gerçek, neyin sahte olduğunu kimse bilmiyor. Antik Yunan’da suyla başlayan hikayemiz, bugün yapay zekanın “Ben gerçekten hissediyor muyum?” tripleriyle devam ediyor.
Kısacası sevgili dostlar; felsefe tarihi, 2500 yıldır birbirinin fikrini çürüterek geçinen, ama günün sonunda insanlığa “En azından denedik” dedirten muazzam bir komedidir.
Antik Yunan’dan Postmodernizme Deliliğin Kısa Tarihi


Yorum bırakın