kültür ve sanat içerikleri


lüzumsuz bir adam: yaşayamadım diyebilmen için

—Hey, dedim dürttüm onu. Uyandı. “Uyudun yine.”
—Ay, dedi ve gözlerini ovaladı. “Gitmişim,” dedi ve biraz toparlandı. Evimin salonunda, yani tek odasında, L değil U şeklinde ve televizyona bakan koltuğun iki tarafında, akşamları oturur dizi ya da filmler izleriz. Bazen de Seren’in youtube’da takip ettiği abuk subuk videoları izleriz.

Bugün de pek de farklı geçmedi, film izlerken uyuyakaldı. Böyle durumlarda filmin ciddiyetine göre aksiyon alıyorum. Eğer “önemli” bir filmse, filmi durduruyor ve kendim takılıp ardından yatağıma uyumaya gidiyorum. Onun da yanına battaniye bırakıyorum. Eğer film de sarmamışsa ve dandikse onu uyandırıyor, uykulu uykulu izletmeye çalışıyorum. Ki zaten hatırlamayacaksa “bu” filmleri hatırlamamasını istiyordum. Genel olarak uyumaması için avucunun içinde bir telefon ve onun ekranını kaydırdığı bir baş parmağı olması gerekiyordu.

Bu akşam da onu uyandırmıştım fakat birkaç dakika sonra yeniden rüyalar alemine olta attı. Benim de uykum gelince televizyonu kapatıp her zamanki gibi odama geçtim. Dolaptan polar kahverengi battaniyeyi alıp yine Seren’in yanına fevkalade katlı bir şekilde koydum. O sırada yeniden uyandı:
—Eve gideyim. Kalmayayım yine burda. Sabah okula gideceğim, dedi. Yine biraz gözlerini ovuşturdu ve saçını bir hamleyle arkaya atıp beni daha net görmeye başladı.
—Bir şey olmaz, yat. Sabah burdan gidersin. Beraber çıkarız.
—Yok Kemal ya, artık kalmayayım. Yük oluyorum.
—Asla, yük mük yok nerden çıkarıyorsun. Uyu işte, dedim. Masanın üzerindeki iki bira şişesini alıp mutfak tezgahına koydum. Ki mutfak da zaten salonda iki adım ötede ve duvarla ayrılmamıştı. Yani, Yeni Dünya stiline hakim bir kapital-böcek evinde yaşıyordum. Seren zaten koltuğa iyice yayıldı ve kafasını az önce benim koluma zemin oluşturan yastığa koydu. Tekrar daldı. Bazı geceler, bilhassa Seren’in ağladığı ya da kötü hissettiği geceler, Seren, onunla salonda kalmamı istiyordu. Ben koltukta oturur vaziyette istemli uyuyakalıyordum. Bilerek uyumaya çalışıp, kötü hissetmesin diye uyuyakalmış numarası yapıyordum. Uyuyakalmış numarasını da uyuyarak yapmam ne kadar iyi bir oyuncu olduğumu gösterirdi sanki. O günlere nazaran, bugünkü “yük olmak”tan epey uzaktı. Sonra, ben de masadaki telefonunu aldım, şarja koydum. Tuvalete gittim, sıçtım, duşa girdim, dişlerimi fırçaladım ve uyudum. İşte, bu kadar basit bir hayatım var.

Esasında bütün bu anlattığım şeylerin lüzumsuz olduğunun farkındasınız, değil mi? Şu ana kadar fark etmemişseniz, zaten siz de lüzumsuzsunuzdur. Bir kere, en başta da dediğim gibi niyetim zaten fevkalade lüzumsuz şeyler anlatmaktı ve çok şükür bu çizgimden sapmıyorum. Ama şunu söylemeliyim ki şu ana kadar sizin ya da kendim gibi insanların dünyasını anlatmaya çalıştım. Ve anlatamadım. Fakat dünyanın belki de çoğu yeri dil, ekonomik refah, kültür, sağlık gibi konularda düşük seviyededir (düşük tanımına göre değişir, burada kendi düşük tanımımı kullanıyorum ve ne olduğunu size açıklamamı beklemeyin). O nedenle bu sunduğum, yok orta yaş krizi yok kendini sorgulama, modern toplum zırvaları gibi konular onları pek de ilgilendirmiyor. Hâlâ dünyadaki insanların yüzde 60’tan azının internete erişimi olduğundan yola çıkarsak pek de haksız sayılmam. Keşfedilmemiş kabileler harici her “düşük” insan, dolaylı yoldan modern toplumun bir parçası/sömürüsü olsa da Ganj nehrinde gündüz yeni ölmüş annesini yakan gece de festivalde saçma sapan şarkılar mırıldanan bir adam; daha bilinçsiz, daha özgür ve daha sağlıksız. Hürriyet dediğimiz şeyi biz şüphesiz günümüzde yalnızca siyasi anlamında kullansak da, bkmynz. Ahmet Hamdi, bu birey adam belki de tek eşliliğe inanmıyor, herhangi bir yerde beklerken her saniye instagramda reels kaydırmıyor. Eşini bir maymunla cinsel ilişkiye sokuyor, öğün olarak fevkalade lapa bir pilav yiyor, otuzunda da sebebini bilmediği bir hastalıktan ölüyor. Ek olarak, pişmemiş böcek, ürpermemiş insan kalbi ve kabul olmamış doğal ayran içiyor. Orta yere sıçıyor, sıtma yayıyor, lakin daha huzurlu bir hayat yaşıyor. Her şeyi bir kenara bırakın. Dünyadaki açlığı çözdüğümüzde elimizdeki, yani dünyadaki bütün tükettiğimiz kaynakları daha hızlı tüketmez miyiz? Şu anda muhtemelen 2 milyar insan, “insani” koşullarda yaşıyor. 8 milyarı da 3 öğün beslense, et, süt, sebze vs hepsinden tüketse; o zaman bütün beslendiğimiz tarlalar, ağaçlar, hayvanlar tükenecek ve insanlığın sonu gelecek. Ya da bu süreç zaten yaşandı da mı çoğu insan aç ve fakir. Şu anki halimiz netice mi herhangi bir şeyin sebebi mi?

İnsanların mutsuzluğuna değinmek istiyorum. Ne kadar şey öğrenirsem o kadar mutsuz olduğumu fark ediyorum. Mesela alyans, “alliance (söz, sözleşme)”den geliyormuş. Evlilik akdi. Ne yapacağım bu bilgiyi? Siz ne yapacaksınız? Size bu gereksiz bilgiyi verdiğim için bana kızın! Eğer yazar tanıdığınız biriyse ne mutlu ki ona doyasıya sövebilirsiniz, eğer tanımadığınız biriyse de ne mutlu ki yine ona doyasıya sövebilirsiniz. Her zaman küfretme opsiyonuna sahip olduğunuzu unutsanız sizin için faydalı olacaktır. Nitekim, hakaret günümüzde hala suç. Neyse, biraz daha antropoloji, topoğrafya, coğrafya ve etnografya derslerine devam edelim.

Eski çağlardan günümüze değin gelişen insanlık, herkesin bir mesleğe sahip olduğu; hafta sonları da kahvaltı yapıp gezdikleri bir mevcudiyete mi kavuştu? Bir kesim insan bunları yaparken diğer kesim insanlar ise ya ot yolup onu yiyor ya da deve devirip onu kemiriyor. E madem ilkellik bizi daha mutlu ediyordu o zaman üçüncü dünya ülkelerini neden aşağılıyoruz veya sömürüldükleri için onlara neden üzülüyoruz? Bağımsız bir ekonomileri, işleri, aşları, kültürel birikimleri ve sağlık sigortaları olduklarında daha mutsuz olacaklar. Herkesin emeğinin karşılığını aldığı bir sistem inşa etmek de ancak güdülmeyen veya dünyaya at gözlükleriyle bakmayan insanlar sayesinde yapılabiliyor. O zaman, bu koşulda da bizi bir mutsuzluk karşılıyor. Sabah 8 ile akşam 5 arasında çalışmak, geri kalan vakitte dinlenmek sizi yoruyor ve mutsuz ediyor. Çalışmadığınız ve sadece yan gelip yattığınız bir dünyada, istedikleriniz yapabileceksiniz fakat sizi büyük bir Oblomovluk esir alacak. Yeniden boşa geçirilen bir ömür inşa etmiş olacaksınız.

Tamamen işsiz olduğunuzu ve yeterince maddi imkanınızın olduğunu düşünün. O zaman gezmeye, bir şeyler öğrenmeye, kendinizi geliştirmeye bu kadar hevesli olmazdınız. Öyle bir koşulda her gece yatmadan bir dizi bölümü bitirmez, metroda işe giderken kitap okumazdınız. Metroda, iş yerine gidilir. Yemek yerken yemek yenir. Film izlerken film izlenir. Aynı anda pek çok şey yapmak bizi birbirimize kırdırıyor mu yarıştırıyor mu ya da zorunlu bir eylemmiş gibi kendini bize mi pazarlıyor. Bir kere şu eylemi denemenizi rica ediyorum. Bir toplu taşıma aracına binin ve ilk durağından son durağına kadar telefonunuzu cebinizden çıkarmayın. Her şey çok daha basitleşecek.

Size ders verme aşamasında, modern toplumu acımasızca eleştirmeye, gelişmelere karşı bir tutum sergilemeye başladım, belki de devam ediyorum. Ama inanın, radyoların elverişli hale getirdiği kablosuz iletişim aracımız olan telefon, kimilerine göre internetten de büyük bir icattır, benim az az sömürüldüğüm cihazdır. Belki de kendimizi onun etkisine bırakmak kolektif olarak bir gelişim göstermemize neden oluyordur. Ama yeniden dile getiriyorum. Bütün bunlar lüzumsuz.

—Anlatıp anlatmamamın önemi yok Kemal Bey. Siz zaten nasıl biriyseniz herkes onu görüyor.
—Ama özelimi paylaşacağım sizinle, istediğiniz kişiyle benim haberim olmadan paylaşabilirsiniz.
—Haklısınız, bunun teminatını vermem. Paylaşırım ve haberiniz olmayabilir. Fakat bu şekilde kimseyle konuşamazsınız. Hele ki herkes benim yaptığım gibi başkasına anlatmayacağına dair bir söz vermiyorken, veya okulunu okumamışken, dedi ve aldırmadım.
—Siz mesela eve gittiniz, akşam yemeğinizi hazırlıyorsunuz ve eşinizle beraber o günün nasıl geçtiğine dair bir muhabbete başladınız. Doğal olarak, işiniz bu olduğu için, hastalarınızdan bahsedeceksiniz. Hayatınızda, gününüzde size dair değişen tek unsurlar bizleriz. E o zaman da mutlaka benim size anlattığım şeyi kocanız dinleyecek ve yorumlayacak. Mesela bu akşam bu anımızı ona anlatacaksınız. Kocanız da “vay ne kadar zeki ve pinpirikli bir herifmiş bu, sanırsın hayatı bu kadar saklamaya değecek kadar önemli” gibi bir yorum yapacak. Haksız mıyım?
—Evli değilim.
—Örneğin diyorum.
—Ben de örneğin diyorum ki, eşimle beraber o günkü hastalarım özelinde konuşmaktansa hastalarımdan, ki biz bunlara hasta değil danışan diyoruz, danışanlarımdan öğrendiğim şeyleri tartışıyorum. Hiçbir özel bilgi de paylaşmıyorum.
—Yemin edin.
—Kemal Bey bunu zaten okulda bize ettiriyorlar, bakın diplomam asılı, dedi ve işaret parmağıyla açık kahverengi duvarında eski olduğu gayet belli olan, duvarın rengiyle uyumlu bir çerçeveye sarılı diplomasını gösterdi. Ben ise zaten bütün bu konuşmaların epey lüzumsuz olduğunu biliyordum. Sadece belki de ilk izlenim olarak beni zeki biri sanmasını istemiş olabilirdim.
—Benim bu merak ettiğim lüzumsuz şeyleri merak eden başka hastalarınız oluyor mu?
—Elbette Kemal Bey, bu tarz endişeleri olan danışanlarımız oluyor, ben de aynı size söylediğim gibi, onlara da, danışan-psikolog ilişkisinden bahsediyorum. Bu önemli ve değinilmesi gereken bir konu. Sormakta, sorgulamakta çok haklısınız, dedi. Cümlenin ögelerini ortaokul Türkçe hocamdan beri bu kadar güzel ayıran birine rastlamamıştım.
—Neden bu kadar düzgün konuşuyorsunuz? Ya da duygusuz?
—Elbette duygusuz değilim, sizi anlamaya çalışıyorum.
—Neden sürekli “elbette” diyorsunuz? Yapay zekayla konuşuyormuş gibi hissediyorum. Bu şekilde robot gibi cevaplar vererek benim duygularıma nasıl hakim olacak ve sebep sonuç zincirleri yaratarak daha iyi hissetmemi sağlayacaksınız?
—Kemal Bey, lütfen beni yanlış anlamayın, sadece elimden geldiği kadarıyla sizi tanımak ve sürecin nasıl ilerleyeceğini anlatmak için karşıma oturdunuz. Benden ziyade biraz sizi konuşmak ister misiniz? Biraz kendinizden bahsedin lütfen.
—Siz beni çözümlemeye başlamışsınızdır bile çoktan. Zeki olduğumu fark ettiniz mi?
—Evet, tabii ki de fark ettim.
—Çok güzel, bu kadar zaten. Başka bir olayım yok.
—Bu yaklaşımınızın biraz egosantrik olduğunun farkında mısınız?
—Sanmıyorum doktor hanım, zekiysem zekiyimdir. Size kendimle ilgili bir bilgi sunuyorum sadece.
—Zeka göreceli bir kavram değil mi size göre?
—Göreceli tabii ki de, ben zaten geneli kast ediyorum. Yoksa “güzel” de görecelidir. Ama güzele güzel dersiniz.
—Sizin zeki olduğunuzu anladığıma göre ben sizden daha zeki olmuyor muyum?
—Bu nasıl bir çıkarım doktor hanım? Zekalarımızı mı yarıştıralım şimdi. IQ testi yapabiliriz isterseniz.
—Teşekkür ederim, sizden ya da herhangi birinden zeki olduğum yönünde bir çıkarım yapmıyorum. Sadece, biraz sizi anlamaya çalışıyorum.
—Ben daha kendimi, sizi, kimseyi anlayamıyorum. Sizin anlamanızı da bekleyemem.
—Neden buradasınız o zaman?
—Arkadaşım zorladı.
—Emin olun, istemeseniz burda olmazdınız. Değil mi?
—Doktor hanım siz emin olun, istesem bile sizinle değil terapi odasında, Migros sırasında bile denk gelmek istemem.
—Neden bu kadar saldırgansınız?
—Çünkü sizin gibi her şeyi anlamlandırmaya takıntılı, tahlil yapmaya gayret eden ve nihayetinde başarabilecekmiş gibi aksiyon alan ve başardığını sanan insanlara katlanamıyorum. Hayatta herhangi bir şeyi tahlil ederken onu asla çözümleyemeyeceğinizi bilmeniz gerekiyor. Ne dünyanın yuvarlak olması ne benim eski çağlarda kanatlı olmam ne de sizin şu saçınızın turuncuya çalan garip rengi. Hiçbiri kesin değil, canlı değil, gerçek değil. Hepsi yapay. Hele ki siz insanı anlamaya çalışıyorsunuz, o zaman ya İslami literatüre göre şirk koşuyorsunuz; ya da olimpik literatüre göre 400 metre engelli koşuyorsunuz demektir.
—Kemal Bey, siz beni bir sınıfa koyma gayreti içerisindesiniz. Bana ben olduğum için değil, sadece bir psikolog olduğum için bu sıfatları uygun görüyorsunuz. Eminim sizin “ben sizin yerinizde olsam var ya, şunları şunları derdim” dediğiniz düşünceniz vardır, özellikle benim koltuğumla ilgili. Peki nereden biliyorsunuz, sizin diyeceğiniz şeyleri benim zaten demeyeceğimden. Neden bu denli kategorize etme niyetindesiniz?
—Niyetim sizi kategorize etmek değil, karşımda kendim de olsa kendime de tahammül edemeyeceğimi bildiğim için bu saçmalıklara ve safsatalıklara gelemiyorum. Size büyük bir saygı duyuyorum, en azından bana kulak veriyorsunuz. Ama emin olun bu yapay bir saygı değil, doğal bir saygı. İnsanların birbirlerine gösterdikleri mesleki, dış görünüşe bağlı veya akrabalık ilişkilerine bağlı bir saygıdan bahsetmiyorum. Saygı fevkalade şişirilmiş bir kavram ve size mecburen saygı duyuyorum çünkü içimden geliyor.
—Bir anda bu saygı meselesine geçtiniz. Bir şekilde anlatmak istediğiniz bazı konular var, bunları benimle paylaşabilirsiniz. İçinizden atmanız gereken şeyler olduğuna eminim.
—Hayır, değilsiniz. Emin olamazsınız. Aklıma geliyor ve size söylüyorum, dedim.
—Hiç bir şey yazmayı denediniz mi? Eminim çok iyi yazardınız.
—Denedim ve yazıyorum.
—Ne tür içerikler? Kurgu mu? İç çatışma mı? Fantastik mi?
—Her türlü. Bayrampaşa’da kaybolan bir kanguru hikâyem de var, baldızıyla yatmaya çalışan Kant’ın hikayesi de var. Sadece yaşamdaki karakterleri alaya alıyorum.
—Bu sizi rahatlatıyor mu?
—Hiçbir şey beni rahatlatmıyor.
—Yakın çevrenizle aranız nasıl? dedi ve biraz belini doğrulttu.
—İdare ediyoruz.
—Bu tarz dışavurumlarınızla çevrenizdeki insanların da bir hayli canını sıkıyor olabilirsiniz.
—O yüzden buradayım zaten.
—Fakat bütün bunlara rağmen sizin için çabalayan biri var hayatınızda, değil mi? Buraya gelmek için sizi zorlayan mesela.
—Evet, arkadaşım seans ücretini ödemiş bile. Oradan anladım çabaladığını. Şimdi bir süre daha onunla vakit geçirmeliyim.
—Niye böyle bir zorunluluk hissediyorsunuz?
—Çünkü bizi bağlayan şeylerin yapay unsurlar olmasındansa duygulardan ve birbirimize karşı gösterdiğimiz aksiyonlardan oluşmasını yeğlerim. Daha üç ay sonrasına konser biletimiz var, ve o vakte kadar onu küstürmemeliyim.
—Kız arkadaşınız var mı?
—Yok. İki sene önce ayrıldık.
—Nasıl biriydi? Neden ayrıldığınızı anlatmak ister misiniz?
—İstemem.
—Onu hiç aldattınız mı?
—Aldatmak nedir ki zaten, diye sordum. Konuyu anlamak istediğim için sormuyordum. Sadece soruyor olmak istiyordum.
—Yani, başka birisini duygusal ya da fiziksel olarak etkileyici bulup bunu takiben harekete geçtiniz mi?
—Evet.
—Bundan haberdar mı?
—Çok normal karşıladınız.
—Buraya oturduğum yıldan beri çoğu şeye şaşırmamaya başladım.
—Onu zaman zaman aldatıyordum. Ne zaman hoşuma giden biri olsa bunu kendimden saklamıyorum. Ve o da bunun farkında.
—Üzülmüyor muydu?
—Üzüldüğünü görüyordum. Benden başka hoşuna kimsenin gitmediğini söylüyordu. Bunu anlamıyorum. İnsan gibi arzularından başkasının tatmini için çabalayamayan bir canlı nasıl dünyada tek bir insanı arzulayabilir? Bu bana tamamen yalan geliyor.
—Buna sevgi diyemez miyiz? Siz onu yeterince seviyor muydunuz?
—Evet, seviyordum. Sevmesem neden bu kadar beraber olduk ki? İddia ettiğim şey şu: birini ne kadar severseniz sevin, o eşiğe ulaşıldığında aldatırsınız. Bu kaçınılmazdır. Ve bu eşik çoğu insanda epey düşüktür. Etrafınızda epey aldatma vakası duyuyorsunuz değil mi? Düşünün aldatmaların yalnızca çeyrek kadarı yakalanıyor. Yani gerçekten aldatanlar duyduklarınızın 4-5 katı kadar. Korkunç değil mi?
—O sizi bırakıp giderse üzülür müydünüz?
—Elbette. O benim için önemli biriydi.
—O zaman onun için bazı arzularınıza karşı koymanız daha akla yatkın bir hamle değil miydi? Siz aldatıyorsanız şu üç seçenekten birinin içindeyiz demektir: Bir, onu yeterince sevmiyorsunuz ve onun üzülmesi sizi aldatmaktan alıkoymaya yetmiyor. İki, aldatmak onu ayrılmaya yol açacak kadar üzmüyor ve dolayısıyla aldatmak sizin için mantıklı bir opsiyon oluyor. Üç, ayrılmaya yol açacak kadar cesarete sahip biriyle beraber değilsiniz, yaptığınız tek şey onu kendi duygularıyla süründürmek. Bunun nihayeti yine birinci seçeneğe çıkıyor, dedi. Söylediği çoğu şeyi dinlemedim. Ama yine de anladım. Birisi karşımda bu kadar uzun konuşuyorsa ya lise yıllarındaki tarih dersine ya da cuma hutbelerini anımsıyorum. İkisi de daha yüce birer mahluku kızdırmamak için katlandığım monologlardı.

Umarsız ve umutsuz bir şekilde seanstan çıktım.

L koltuk rahatlığını bilirsiniz, özellikle uzanırken, bacak bacak üstüne attığınız pozisyonu düşünün. Özellikle altınızda pijamanızın olması ve az çok huzurlu hissettiğiniz bir çatı altında bulunur olmanız gerekir. Bir de internet, bir de biraz bira. Yazın bira, kışın kahve. İşte yaz yaklaşmışken, tekeller 7/24 çalışır, insanların yüzlerinde sevinç artar, içlerindeki heyecan azalır. Instagram’da tatillerden paylaşılan hikayeleri izlerken hüzne kapılırken, gece vakti yapılan park yürüyüşleri ve çocuk sesleri hüzne ilaç gibi gelir. Ama daha çok bir ağrı kesici gibi, semptom giderir fakat rahatsızlığı çözmez. İşte bir de bazı geceleri, günün yorgunluklarını önemsemeksizin gece vakitleri Seren ile yürüyüşlere hatta bazen de koşulara çıktık. Üniversiteye başladığından beri her sene yaz okuluna kalan kendisi, ve her yaz döneminde MAT-2’yi vermeye çalışan yine kendisiydi. O MAT-2’yi (lisedeki integrali de sayarsak) almaya başladığından beri ben iki tane sevgilimden ayrılmıştım, o hala vermeye çalışıyordu. Nitekim, mezun olmasına bir dönem kalmıştı. Kendi alanındaki tüm dersleri vermiş olmasına rağmen hala bana usul usul sokulup birkaç limit ve türev sorusu soruyordu. Hatırladığım kadar yardım etmeye çalışıyor, fakat unutmuş olduğum için de sadece soruyu çözebilmesi için ona motivasyon verip yolluyordum. Şimdi de, yaz okulu için, iki haftalık aile ziyaretinin ardından yeniden Sandıklı’daydı. Hem de ailesiyle yaşadığı ihtilafları ve kavgaları anlatabilecek kadar konuyu biriktirmiş şekilde. Gitmediğinde ve ailesinden gizli saklı bir iş çevirdiğinde vicdan azabı, gittiğinde ise kurban gazabı yaşıyordu. Çoğumuzdan da pek farkı yoktu sanırım.

Açıkçası iki hafta içinde onu özlediğimi fark ettim. Pek kendisine çaktırmasam da iş dışında ve kendim dışımda geçirdiğim vakitlerin çoğu, hatta hepsi onu içeriyordu. Bir David Lynch filmi izlemek dahi onunla keyifli olmuştu. Nerede bir gerilim, bir “mind-fuck” filmi varsa, orada Seren’i filmi izlerken uyutmak mümkün değildi. Fakat nerede bir aşk, suç, bilim kurgu, dram filmi varsa, orada uykuya dalar; ve uyandırmak mümkün olmazdı. İlk günlerde daha sık gelmeye başladı, öyle olacak ki onun da özlediğini fark ettim. Ya da iki haftadır “evime gelmemiş” olmasının rahatsızlık vermemiş olmayı hissetmesinden dolayı, daha sık gelmesinde bir mahzur görmüyordu. Fakat birkaç haftaya “bak gerçekten ben dönsem iyi olur,”, “yok yok bu sefer rahatsızlık vermeyeyim” demeye başlayacağını biliyordum.

Ben ise aylar geçtikçe az az da olsa para biriktirmeye devam ediyordum. Belki birazını borsada çar çur ediyor, bazısını altın yaparak korumaya çalışıyor, bazısını ise alışverişe, alkole harcıyordum. SGK primim tam maaşım üzerinden yatıyor, bu küçük şehirde para biriktirebiliyor. Birkaç yıla da İstanbul’a gitmek ve yerleşmek fikri kafamı kurcalamaya devam ediyordu. Burda param vardı, hayatım yoktu. Orda param olmayacaktı, fakat hayatım olabilirdi. SGK’m tam maaşım üzerinden yattığı müddetçe…

— Bir ara İzmir’e mi gitsek? Bir hafta sonu? dedim. Yüzer geliriz.
— Olabilir, vizelerden sonra.
— Vizeler başlamadı bile.
— Başlayacak, dedi.
— Ne zaman bitiyor?
— Belli değil, ama 20-22 temmuz gibi bir şey.
— İşte hemen o hafta sonu gidelim. Olmaz mı? Ben izin alırım. Otobüsle üç dört saat, ya da araba kiralarız.
— Olur.
— Ben bakayım nerelere gidilebilir.

Biraz heyecan, gezmek, yaşamak hissi. Belki de diğer insanlarla rekabet hissinden dolayı olabildiğince yeri gezmek ve keşfetmek ihtiyacı. “Aaa, sen Efes’i gördün mü? Ben gördüm!” “Ne zaman?” “7 yaşındayken” “Yeni kurulmuş halini görmüşsündür o zaman!”

Ya da 14 yaşında Barcelona’ya gitmiş olmanın ne gibi bir artısı olabilir? Sadece Messi o yıllarda Katalonya’da hüküm sürüyor olabilir, onun dışında oranın tarihini, kültürünü nasıl öğrenebilir ve hatırlayabilirsin? Ya da lisede okuduğum Suç ve Ceza, ne kadar Suç’tur ne kadar Ceza’dır, ne kadar Sagopa’dır? İşte rekabet ve birer checklist’e dönmüş olan yaşamlar, ve bir de “Efes’i görmüş olmak.”

3/5



Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin