kültür ve sanat içerikleri


teorilerle mahvolan pratik yaşamlar: kötünün iyisi

sagopa kajmer - bir pesimistin gözyaşları

Merhaba, son zamanlarda epey kafamı kurcalayan ve pek çok konuda fiiliyata geçmemi zorlaştıran bir meseleyi bu yazıda tartışmak istiyorum: teori ile pratiğin ayrılamazlığı ve kötünün iyisi dünya.

Öncelikle bu yazımın ilham kaynağı olan sevgili Levent Kırca’yı şu sözü ile anmak isterim:

Türkiye’de annemin gençliğideki sorunlar hala devam ettiğine göre, benden de bu sorunlar çocuklarıma devrolunacağına göre, bugün herhangi bir Aziz Nesin kitabını yeniden okuduğunuzda hiçbir şey değişmediğine göre bu komedi programları da hep olmaya devam edecektir. Annem de çukura düşüyordu, ben de çukura düşüyorum, oğlum da düşüyor. Yani çukurları devralıyoruz.

20 yıl sonra, başlıca maksadı sistem ve birey eleştirisi yapmak olan Olacak O Kadar’ı bitirmeye karar veren ve tüm muhalif kişiliğine rağmen yaptıklarını lüzumsuz bulmaya başlayan olgun dönem Kırca’sı bu sözü söyledikten 10 yıl sonra da vefat ediyor.

Bu yazıyı ise Kırca’nın sözü üzerinden savunduğunuz fikirlere riayet etmediğiniz veya gerçekleşmesini pek mümkün görmediğiniz dünya idealleriniz üzerinden yorumlayabilirsiniz. Daha çok, ideal dünya ile gerçek dünya muvazenesi temelinde “kötünün iyisi dünya” 1 neticesinde bir yazı olacağını düşünüyorum.

Değerli okur, siyasi görüşün seni skalaların neresine koyarsa koysun, dini görüşün kaç tanrı, kaç peygamber, nasıl bir ekonomik sistem ve kültürel yaşamı tasavvur ediyorsa etsin, cinsel kimliğin, yediğin yemek, insanların tutumları, çevrende yaşanan her türlü olay ve durum nasıl tahakkuk ediyorsa etsin; eminim ki yaşadığın dünyadan memnun değilsin.

Doğru olduğuna savunduğunuz pek çok mülahazanın gerçekleşmesi halinde ise insanların daha huzurlu ve güzel bir dünyada yaşayacağını düşünüyorsundur. İşte ben de öyle düşünüyorum. Fakat bu hiçbir zaman olmayacak ve gerçekleşmeyecek. Çünkü dünya oldum olası hep kötünün iyisi bir yer ve kötünün iyilerinin egemen olduğu bir mekan oldu. Kötünün iyisinden kastım ise, size açık açık şunu telkin etme niyetindeyim: ideal düzen diye bir şey yok, ideal devlet diye bir şey yok. Saf bir şekilde insanların kötüye yatkınlığı var.

Bir örnek üzerinden inceleyelim, komünizmin pek daha emek merkezli olduğunu bilen, bununla beraber adil yahut eşit bir dünya düzeni hayal eden bir Murat olsun. Murat, bu safsataya inanıyor ve bunun için mücadele etmek adına başta TKP olmak üzere muhtelif pek çok sol oluşuma katılarak emek sarf ediyor. TKP’yi takiben belki biraz TİP, yok biraz CHP, yok biraz da LDP diyerek zaman içerisinde bu dünyada komünizmin asla barınamayacağını ve en mantıklı stratejinin ehlileştirilmiş bir özel sektör olduğu kanısına vararak benim denememe hak verecek bir konuma geçiyor.

Bir örnekle daha pekiştirelim, tek yolun İslam olduğunu, bunun ilk ve tek olan tanrının buyruğu olduğunu ve son peygamberin emeği ile bu dünyaya anlatıldığını savunan Cihat, bunun uğruna radikal İslam hareketlerinde bulunmak için önce birtakım tarikatlere, ardından hızını alamayıp IŞID’e ardından döner kavşaktan ikinci çıkışa girip kendini Yeniden Refah’ta buluyor. Ardından ise DEVA partisine arabasını park ediyor. Ve farkına varıyor ki bu dünyada şeriatın hüküm sürmesi mümkün değildir. “Aklıma yatkındı ama mümkün değil” diyor. Bunu hayatında sebebini bilmediğimiz bir şekilde savunsa da, fiiliyatlarında daha ılımlı ve modern bir Müslüman olmaya karar vererek o da bu denemeye hak verecek bir çizgiye yerleşmiş oluyor.

Bir örnek hikayemizle de pekişe pekişe perpekişelim. Hür ve bağımsız bir Kürdistan hayaliyle yanıp tutuşan Selahattin, bu fikirleri olgunlaşmaya başlayınca ilk adım olarak kendisini HDP’de buluyor. Sonra da HDP, altından kayıp YSP, ve de DEM oluyor. Bu partilerin heyelanda kayan evler gibi nasıl kaydığını anlayamayan Selahattin, ideolojisini fiiliyata geçirmek niyetiyle soluğu önce dağda alıyor. Birkaç silah talimi ve beyin yıkama operasyonu geçirdikten sonra da yıllar içinde bu yapının da yıpranıp olanın sadece dağa çıkanlara ve onların ardında bekleyen ırkdaşlarına olduğunu fark eden Selahattin, dağdan inerek AB’ye uyum süreci gibi TC’ye uyum süreci yaşamaya ve bu ilginç ideolojisini masada çözmeye karar vererek MHP’ye katılıyor. Selahattin’in sıradakini durağını bilmiyoruz fakat şunu biliyoruz ki yalnızca o, bu denemeye katılmayacaktır, ya da henüz katılmamıştır.

Dünyada yıllardır kalkınmakta olan ve sisteme adapte olup üretmekte olan pek çok ülkenin kapitalist hamleleri takip ettiğini, buna karşılık geriye gitmekte olan ve inavosyona kulak veremeyen günümüz Avrupa kıtası, geçmişin Doğu Almanya’sı, Sovyet Rusya’sının ise sermaye karşıtı hamleleri takip ettiğini düşünelim. İlk düşüncenin halkı yoksul bırakmamak adına halkın bir zümresini yoksul bırakmak, memleketin dünya yarışına göz yumarak fakirliğe yönelmesine tercih ediliyor. Amerika, Çin ve Türkiye gibi pek çok örnekte bunu görebiliyoruz. Peki en mantıklı stratejinin herhangi bir zümreden feragat edildiği, bunun insanlık tarihi boyunca değişmediği bir canlı tür için sorun gerçekten sistem veya kurtuluş yolu ideolojiler mi? Değil, çünkü çözüm yoktur.


Peki evrende mutlak bir denge olduğu gibi bu radikal düşüncelere sahip insanlar birbirlerini dengeledikleri için hep bulunmalıdırlar mı? Örneğin, “efendim bir ülkede hep protesto olmalı, yoksa iktidar yozlaşır” ya da “yok efendim bir yerde mutlaka kapitalistler olacak ki rekabet körüklenecek, yok öyle yatmak” gibi deyişleri duyuyorsanız bunlara ben de anlam veremiyorum. Ve aklı başında bir bireyin nasıl böyle -ist’ler yolunda vaktini heba edip hayatın anlamsızlığı ve daima kötünün iyisi olan bir dünyada yaşayacağı kabulüne tutunarak yalnızca kendi hürriyeti, vicdanı ve değiştirebileceği imkanları uğruna mücadele vermektense, teoriyi savunmaktan bir türlü kopamayıp, her pratik engele rast geldiğinde şaşırıyor? Buna ben de şaşırıyorum.

Sözün özü, radikalleşmeyelim değildir. Pratikteki yararcılıkta, değerli insanların parladığı, çürüklerin çöpe fırladığı düzende radikalleşmek gerekir. Bunun içinse insan önce kendisini ve insanları tanımalı, uçuk ve uygulanabilir olmayan fikirlerden vazgeçip rasyonel hamlelerde bulunmalıdır. Yani insan, kitlelerin peşinden gitmeyi reddeden, ideolojilerden kopan ve köhneleşmiş sistemlerin -tanrının ölümü- yerine kendi hürriyeti ve vicdanı uğruna mücadele vermesi gerekir.2 Çünkü insanların kimyasına ve toplumların ruhuya uygun olmayan her türlü inkılap tarih boyunca hep kısa sürmüştür ve öyle de devam edecektir. Kalem erbabının ve kanaat önderlerinin kafalarını kitaptan biraz kalkıp dolmuş sırasına girmeleri elzemdir.

Yine de bu bahsettiğim düzen hiçbir toplulukta var olmadığı gibi, Avrupa gibi yüzsüz toplumlar da milyonlarca insanı sömürüp yoksul bırakır bir vaziyette var olduğu için şu anda ya da homo sapiens tarihinin herhangi bir safhasında dünyanın başına gelebilecek en üstün strateji bir meteordur. Bunu dilerseniz evrim ağacı cenahından dinozorkaçıran olarak, İslam cenahından kıyamet olarak adlandırabilirsiniz. Nitekim bir ismi ben, diğerini ise beni yaratan Tanrı koymuştur. Çünkü “dünya tatmin edilemeyen arzuların pençesindedir ve acı çekmek kaçınılmazdır. Varoluş epey beyhudedir.”3

  1. Niccolò Machiavelli, Prens (Il Principe). Metinde geçen “ehven-i şer” ve siyasi realizm tahlillerine istinaden. ↩︎
  2. Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt. “Tanrının ölümü” ve bireyin kendi değerlerini yaratma (Üstinsan) felsefesi bağlamında. ↩︎
  3. Arthur Schopenhauer, İrade ve Tasavvur Olarak Dünya. Dünyanın bir ıstırap mahalli ve arzuların esiri olduğu düşüncesine atıfla. ↩︎


“teorilerle mahvolan pratik yaşamlar: kötünün iyisi” için bir cevap

  1. mert bey, peki ne yapalım? *

    (* ilker canıklıgil sesiyle)

    Liked by 1 kişi

romeuss için bir cevap yazın Cevabı iptal et

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin