kültür ve sanat içerikleri


Kutsal Karış: Ulusların Yükselişi

“Efendim bir çiftçi gelmiş sizi görmek istiyor.” dedi Nişti. Uzun zaman sonra ilk defa halktan birinin bu kadar ısrarcı bir şekilde hükümdarı görmek istemesine şaşırmıştı. Genelde ya hükümdarın canına kast etmeye çalışacaklar ya da hükümdardan daha hükümdarcı olanlar saray kapısına dayanır ve geri gönderilirdi. Hükümdar, çiftçiyi davet etti.

“Hoş geldin, buyur adam.”
“Hoş bulduk Hazretleri. Ben yeni bir inanç buldum. Bunu sizinle paylaşmaya geldim.”
“Hayırdır nedir bu inanç. Bizim inançlarımız değerlerimiz sana yetersiz mi geldi ki buna ihtiyaç duydun?”
“Yok efendim, estağfurullah. Ben sadece bir çiftçiyim. Bizim inançlarımızla da aram epey iyidir. Yalnızca, ben işimi yaparken, belki de işimizi kolaylaştırabilecek bir inanç keşfettiğimi düşünüyorum.”
“Biraz daha açar mısın adam. Nasıl bir inançtır bu?”
“Efendim şimdi malumunuz, biz çiftçiler tarım devriminden bu yana tarlalarımızı sürer, ekinlerimizi ticarete dahil ederiz. Satar, satın alır, yer, içer ve geçinir gideriz. Lakin bu tarla sürme sürecinde biraz daha sistematik hareket etme amacıyla denediğim ve başarılı bulduğum yeni bir keşfi sizinle paylaşmak isterim.” dedi çiftçi adam ve elindeki tableti daha da sıkı tutarak hükümdara yaklaşmaya çalıştı. Çevredeki muhafızlar endişelense de üzerini aramışlardı, hükümdar da bir el işaretiyle çiftçiye dokunmamalarını ifade etti.
“Efendim şurada çizdiğim gibi, yeni bir birim tanımladım. İşte şu elim ve avucum,” dedi. Elini bir karış açtı. “Şu baş parmağımdan serçe parmağıma kadar olan kısım bir birimdir. Bu birim ile tarlamı teker teker ölçtüm, ve bir kenarı 190 birim diğer kenarı ise 320 birim gelmiştir. Burasına kadar anlaşıldı değil mi?” dedi. Sorgulu gözlerle muğlak bakan hükümdara doğru baktı.
“Anlaşıldı adam, devam et.”
“Efendim, bu ölçümlerimden sonra tarlamı da bölümlere ayırdım. Her bir bölüm 10’ar birimden oluşacak şekilde tarlamı böldüm ve her bölüme her sene farklı ekinler ektim. Bu işlemi 5 yıldır sürdürdüm ve artık sonunda sonuçları sizinle paylaşmak için bu kadar ısrar etmeye giriştim.”
“Anladım adam, sen babam zamanında da nehirlerin taşmasıyla ilgili bilgilendirme yapan adam değil miydin zaten. Kolyenden tanıdım,” dedi hükümdar. Olaya ve sunuma biraz daha kendisini vermişti.
“Evet efendim ta kendisiyim. Şimdi bu yeni birim sistemim ile fark ettim ki her ekinden belli miktar ektiğim müddetçe maksimum miktarda ekin elde edebiliyorum ve maksimum parayı kazanıyorum,” dedi çiftçi. Hükümdar yine muğlak bir bakış attı.
“Birim nedir adam.”
“Efendim birim, adı üstüne bir’dir. Şu elime bakın,” yine bir karış açar. “Bu baş parmağımdan serçe parmağıma bir birimdir. Miktar yani. Ölçü birimi. Bunun ile parçalara ayırdım tarlamı. Eğer tüm çiftçi arkadaşlarım da bu şekilde tarım yaparlarsa, inanıyorum ki çok daha zengin bir ulus olabiliriz. Bu nedenle sizinle buluşmak için bu kadar çaba göstermek istedim.” dedi çiftçi adam fevkalade heyacanlı bir şekilde. Hükümdar, sakin bir tavırla çiftçiyi takdir etti.
“Tebrik ederim adam. Harika bir buluş. Bunun detaylarını arkadaşlarıma anlatır mısın?”
“Tabii anlatırım efendim, fakat bir şartım vardır.”
“Nedir?”
“Kullanan her çiftçi arkadaşımdan bir miktar komisyon isterim.”
“Komisyon nedir adam?”
“Efendim komisyonu da babam bulmuştu. Arzu ederseniz şöyle bir örnekle açıklayayım. Şimdi şu bardağı görüyorsunuz,” dedi ve hemen kenardaki masanın üzerindeki bardağı gösterdi. “Şu bardağı diyelim ki ben buldum ve bir arkadaşıma tarifini paylaştım. Arkadaşım onu her üretip sattığında, kazandığı gelirden ben de kazanacağım. Fikir bana ait olduğu için. Buna komisyon denir.” dedi. Hükümdar güldü.
“Anladım adam, mantıklıymış. Tamamdır sözüm söz, komisyon senindir. Haydi arkadaşlarımla paylaş.”

Çiftçi, hükümdarın odasından yüzünde büyük bir icat yapmanın verdiği o muazzam ve çocuksu neşeyle ayrıldı. Koridorda bekleyen yaver Nişti’nin odasına geçtiler. Çiftçi adam, elindeki tableti masaya koyup baş parmağı ile serçe parmağını yine o malum açıyla açarak, adeta yeni bir peygamber gibi inancının tüm detaylarını, 10’ar birimlik kutsal haritasını ve tarım devriminin geleceğini yavere en ince ayrıntısına kadar verdi. Nişti, muğlak bakışlarla notlar aldı, birimi ve komisyon formülünü parşömenlere kaydetti.

Fakat çiftçi tam “İşte böyle yaver hazretleri, artık ulusça zengin olacağız” diyerek odadan çıkacaktı ki, saray muhafızlarına yukarıdan gelen ani ve kesin bir emirle oda buz kesti. Çiftçinin ne olduğunu anlamasına fırsat kalmadan, celladın palası tek bir hamlede adamın kafasını gövdesinden ayırdı. Hükümdarın emri çok netti: Bu fikir çok büyüktü ve bir çiftçinin beyni bunu kaldıramazdı. Fikirler kurumlara ait olmalı ya da kamulaştırılmalıydı. Darul Acezeoğlu böyle diyecekti. Çiftçinin hem kafası hem de geri kalan vücudu, sarayın yırtıcı hayvanlarının beslendiği hayvan mutfağına gönderildi. Alınan istihbaharatlara ve saray dedikodularına göre, çiftçinin köydeki ailesi bu ani kayıptan ötürü epey üzgün, kederli ve depresifti; lakin seslerini çıkaracak makamları yoktu. Ayrıca psikanaliz ya da psikiyatri inançları henüz icat edilmediği için tedavi olamadılar, travmaları ile yaşamak durumunda kaldılar. Zaten icat edilse dahi insanlık yeni travmalar üretecek ve onun için de yeni inançlar arayacaklardı. Hükümdara yakın çevreler bu infazın sebebini sorduğunda, hükümdar kahvesinden bir yudum alıp, “Fikir kamulaştırılmıştır. En doğru ellerde, yani saray destekçisi büyük toprak sahiplerinde hayat bulacaktır” cevabını verdi.

Aradan tam seksen beş kış geçmişti. Eski hükümdar çoktan ölmüş, nehirler defalarca taşmış ama o ölen çiftçinin getirdiği inanç her şeyin üzerine tırmanmıştı. Artık bu sistem sıradan bir ölçü birimi değil, devletin resmi dini ve ideolojisi haline gelmişti. Tüm ülke coğrafyası, Anadolu’nun keskin dağlarından Hicaz’ın sıcak çöllerine kadar, o rahmetli çiftçinin el ölçüsü baz alınarak 10’ar birimlik kusursuz karelere bölünmüştü. Zaten kusursuz olmayan kare olmazdı.

Toprak sahipleri, bu inancı ve tarım devrimini arkalarına alarak güçlerine güç, verimliliklerine verim, alımlılıklarına ise adeta alım katmışlardı. Artık sarayın arkasındaki o devasa holdingleşmiş aristokrasi, ticarette inanılmaz bir dominasyon kurmuştu. Toprak sahipleri, ellerindeki bu sistematik ölçüm inancıyla ticareti küreselleştirmişlerdi.

  • Anadolu: Kuzeyden gelen kereste ve tahıllar, çiftçinin bulduğu 190’a 320’lik matris sistemine göre paketleniyor, tek bir birim bile ziyan edilmeden gemilere yükleniyordu.
  • Hicaz: Güneyden gelen ipekler, baharatlar ve develerin taşıdığı yükler, yine bu kutsal birim ayarına göre vergilendiriliyordu.

Toprak sahipleri ve onların modern görünümlü köleleri her yerde ön plana çıkmıştı. İşlerini o kadar büyütmüşlerdi ki, artık bağımsız tarım yapan tek bir özgür köylü bile kalmamıştı. Sistem, kendi kendini besleyen devasa bir istihdam mekanizmasına dönüşmüştü. Ölen o dahi çiftçinin torununun torunu olan genç köylü Miktar, dedesinin adını taşıyan o eski köyde, şimdi devasa bir tarım plazasının altında çalışıyordu. Üzerinde toprak sahiplerinin amblemi olan tek tip bir kıyafet vardı. Sabahın ilk ışıklarıyla tarlaya çıkıyor, elindeki metal ölçüm aletiyle (ki bu alet dedesinin el karışının birebir kopyasıydı) toprağı 10’ar birimlik parçalara ayırıyordu. Toprak ağası, atının üstünde (üzerinde Anadolu ipeğinden modern bir ceketle) Miktar’ın yanına yaklaştı.

“Nasıl gidiyor Miktar? Bu ayki tarım devrimi hedeflerimizi tutturuyor muyuz?” “Tutturuyoruz efendim,” dedi Miktar, gözlerini topraktan ayırmadan. “Maksimum miktarda ekin elde etmek için gece gündüz ekiyoruz. Sayenizde istihdam ediliyoruz, karnımız doyuyor.”
“Harika,” dedi toprak ağası gülümseyerek. “Biliyorsun, tüm amacımız ulusumuzun makroekonomik kalkınması. Ama unutma ne ekersen onun vergisini ödersin!”

Miktar, ağanın arkasındaki devasa ambarlara baktı. Ambarlar ağzına kadar ekinle doluydu ve bu ekinler Hicaz’a satılmak üzere gemilere yükleniyordu. Toprak sahipleri, köylülerin ürettiği, sattığı, yediği ve hatta soluduğu her birim hava için onlardan bir komisyon kesiyordu. Fikir, sistem ve yönetim toprak sahiplerine ait olduğu için, halk kendi ürettiği değerin komisyonunu egemenlere ödemekle yükümlü kılınmıştı.

Miktar, elindeki ölçüm cihazına baktı, baş parmağı ile serçe parmağının arasındaki o boşluğu süzdü. Dedesi bu birimi insanlığın işi kolaylaşsın diye bulmuştu; ancak şimdi bu birim, kendisini ve tüm ulusu o kusursuz geometrik tarlaların içine sonsuza kadar hapseden görünmez bir zindanın parmaklıklarına dönüşmüştü. Sıradan vatandaşlar, kendilerini sömüren bu devasa makineye büyük bir inançla hizmet ediyor, her sabah o “kutsal karış” işaretini yaparak büyük ağaların ceplerine hizmet ediyorlardı.



Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin