Çift taraflı insan selleri, çift taraflı bant dışında her şeyin satıldığı modern üç buçukçular, köşe başlarında modern veya egzotik olma iddialarında pek de iddialı olmayan büfe ve restoranlar, marjinal olmamaları marjnal olan bazı semt dışı transferler, ve eskisi kadar burna hitap etmeyen sokaklarıyla Kadıköy, yalnızca üç saatlik uykuyla kaldırılabilecek bir semt değildi açıkçası. Gerçi, elinin altında yüzlerce kişilik işçi ordusu olan belediye bile bu tarihi semtin kanserli ve iltihaplı dokularını temizleyip, limiti sıfıra yaklaşan kaldırımları ihya edememişken, mutlaka en az bir altyapı sorunu yaşayan, yarı çağdaş sakinlerin yangısal yükünü kaldıramamışken, benim de elimden pek bir şey gelmezdi açıkçası. Uyku sersemi gözlerim, külüstür bir bilgisayarın tüm fanlarını öttüren modern bir nişancı oyununda olduğu gibi dünyayı donuk donuk algılıyor, ve bir beden ve ses furyası olan sokaklarda yolumu bedenim yordamıyla buluyordum. Ellerimi de bu önemli iş için kullanmak isterdim, ama bu güzelim insanları ve yedi ölümcül günah bingosunu asırlar önce doldurmuş olan bu sokakları taciz eden kişi olarak anılmak istemiyordum. Böyle düşününce, bu semt kendi kohortunun yarısıyla yatmış, ancak babası belli olmayan çocuğunu size kakalamaya çalışan, bir zamanlar masum duygularla sevdiğiniz, şirret bir kadına benziyordu. Tevfik Fikret de buna yakın bir şeyler söylemişti sanırım, ama şair adam, böyle dobra dobra konuşmaya çekinmiş olacak, sözünü biraz esirgemiş. Oysa ne demişler – Bugün söz esirgeyen, yarın siz esip gürlediğinizde gölgesi ancak kendine yeten bir ağacın altında kayda değer hiçbir şey yapmadan, usulca güneşin batmasını bekler…
Böyle bir sözü kimse söylemedi.
Ben söyledim ya işte, az önce.
Hayır, bu cümleyi kurarken “demişler” dedin, kurarken henüz denmemişti.
Turşusunu mu kuracağım cümlelerimin, hem sana hesap vermek gibi bir yükümlülüğüm de yok benim. Sen kim oluyorsun, çok bilmiş. (lütfen “merhaba ben, gerçek benle tanış” Dave Mustaine referansı yap…)
(Hay Allah… çattık gene…) Lütfen artık sus, ve sadece ayılmaya bak.
Hay Allah’ını… (Adam doğru söylüyor baba, gerçekten de bir silkinmem lazım…)
Oldukça kalabalık, insan selinin insan damlalarını gizlediği bir insan dalgası içerisinde, ıslak bir köpek gibi silkinen birisinin pek dikkat çekmeyeceğini düşünmüştüm. Ancak köpoğlunun önde gideni olduğumdan ötürü, dilimi dışarı çıkarmadan edememiş olacağım sanırım, ki iki adet orta yaşlı teyzeden kınama, bir adet genç kızdan merak dolu bakışlar sezdim üzerimde. Ne var kardeşim, dil değil mi, hepimizde bulunan bir organ. Hem de kendi dilim, ana dilim… (Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar) Dilim, seni dilim dilim dileyim, sanırım Yunus Emre… Enflasyon da en çok bu adama yaradı yahu. Düşünsene her paranın yüzünde sen varsın. Bence sayın cumhurbaşkanımız paradan Atatürk’ü kaldırıp kendisini koymak yerine, 200 lirada Yunus Emre’nin yerini almalı. Hem çok dikkat çekmez, hem pambık gibi bir Sufi yerine dediği dedik, yaptığı yaptık, ol dediğinde olan (olmazsa ölen), gerçek bir dini lider olurdu günlük alışverişlerimizin üzerinde. Adam Smith’in görünmez eli, kulağımızın arkasına kadar elleyip duruyordu zaten, arsız el gariban eli görse de olurdu bu saatten sonra, ne toplumsal iffeti canım… Hem zaten iffet dediğin…
Allah aşkına sus. Şu an sus. Ayarsızsın, zamansızsın, ahlaksız ve ölçüsüzsün ve beni duymamak için dışına doğru bağırıyorsun. Herkes bize bakıyor.
Öyle mi dersin?… (…) Zamansızdık ilk başta…
ALLAH… (Sandım hep iyi kal’caz…)
BELANI… (Yetmiyo’ hiçbi’ iltifat…)
VERSİN! (HİS-SET-TİR-Mİ-YO’SANNNN…! Allah belamı versin!!)
Adam gerçekten de haklıydı, ama napayım, iki büyük boy kahvenin bile ayıltmadığı bir sabahtı. Bu kafein aşırı yüklenmesinden elim ayağım uyuşmuş ve tutmaz olmuş ve gözlerimin yerini alması gereken organlarım da üçüncü ek işinde aşırı mesai kitlenmiş zavallı işçiler gibi hissetmeye başlamıştı. İçimden yükselen serzenişlere pek aldırmıyor, ama bir yandan da toplu bir isyan girişiminde bulunmasınlar diye kulağımı iç taraflara çeviriyordum.
Zulme karşı mukavemet!!!
Bir şey olmaz canım, gurulduyor sadece. Ha gurultu, ha kuru gürültü, hepsi postallarım altında birer ezinti… Umarım yanından henüz geçtiğim TKP gönüllüsü beni duymamıştır… Eyvah, duydu galiba, bana doğru geliyor. Çaresizce etrafıma bakınmaya çalıştığımda göz kilidine alabildiğim tek çift, yarı aptal ve tam obez bir sarman kediye ait oluyor. Sen bile biraz meraktan ölüyorsan, ben bu kafayı nasıl durduracağım İsmet… Lütfen gelme, git, şu ana dek başardıklarıma sayarak sevin, ve… Olamaz, bir TKP’linin yanında sol iddiası bir fraksiyonu andım! Ve sanırım başıma büyük bela aldım, çünkü o sevimli, kürt kahvesi gözler, ve sevimsiz oluşu sevimsiz kirli sakallar ve bu fırça kıllar yanında gövdesi bükük kel teller bana doğru sağlam bir iradeyle yaklaşmaktaydı… Bu irade, sandıkta neredeydi peki, sorarım sana be adam!
Muhtemelen muhtarlık oyu için bile müşahitliğe soyunan bir adamdan bahsediyorsun… Azıcık saygın olsun be, delüzyonel köpek seni.
İyi deneme, Moskof… Ama ben!… Ben… kime ne kanıtlamaya çalışıyorum yahu? Ama bu zihin karışıklığı içerisinde bu sevecen adam ile nasıl insancıl bir diyalog kurabilirdim ki… O heybetli sakallar, ve bir Merinos koyunu masumiyetindeki gözler… Tam karşımdaydı!
- İyi günler beyefendi! Bir broşür almak ister miydiniz? Partimizin…
- (…)
- …hepimiz muzdaribiz, ama sizin de bildiğiniz gibi, sistem ortakları…
- (…)
- … ve devrilecek, şüpheniz olmasın, devrilecek, tıpkı…
- (…!!)
Tıpkı senin gibi! Hah! Sen düşersin, İsmet kaldırır!… mı, bilmiyorum. İnan bilmiyorum. Sen baygınken ben de doğru düzgün düşünemiyorum ki!
Heh, selam! Çalışıyor mu… bir iki üç… Evet, sayı sayma fonksiyonu yerinde, şimdi sırada test edecek yaklaşık altı milyar işlem kapasitesi daha… Ama kim uğraşacak yahu! Günahımı istese ancak makul bir ücret (dilenci değil, öğrenci!) karşılığı vereceğim yakınsak bir Kızılay çadırında anamın ak sütü kadar şekerli bir serum yemekle meşguldüm. Başımda dikilen birkaç kırmızı beyazlı insanın benle konuşmaya çalışması pek de umrumda değildi doğrusu, ama… Şimdi Moda Caddesi’ne çıkan yokuşu kim yeniden tırmanacaktı? Ve yolda karşılaşacağım tüm çetin engeller… Bir Merinos koyunu masumluğunda, Kürt kahvesi gözler… Düşündükçe ürperdim.
Telefonumdan saate baktım. En son bakmamın üzerinden zorlasan yirmi dakika geçmemişti, yani bu ufak çaplı tansiyon baygınlığı uykusuzluğum üzerinde pek de bir kârdan zarar durumu yaratmamıştı. Siestayı mikrouykuya tutturma hesabı, etrafımdaki görevli, ama görevine pek de saygı duymadığım insanların arasından kalkıp giderken, her adımda vücudumu daha çok hissetmenin keyfine varıyordum. Nefis manzaralı bir uçurum gibiydi yaşam, ucuna gidip dehlizlerine dikmedikçe gözünü, sunmuyordu sana özünü!
Orospu çocuğu, yeter artık, uçma. Elemanlar ne kadar süredir seni bekliyor, ve beklettiğin her dakika için okkalı küfürler yiyeceksin. Bileşke faiz hesabı düşün, gidene dek ben söveceğim, gittikten sonra sopayı arkadaşlarına vereceğim. Tanrı kompleksli kancık seni, hâlâ içindeyim, Tanrı’nın sopasını kafan olacak kara leblebiye indirtme.
Tamam ya, ne kızıyorsun… gibisinden bir şeyler mırıldandım. İç sesim, içime bir Allah korkusu doğurmuştu, sanırım gerçekten Tanrı kompleksi yaşıyordum. Sabahlayıp boş bir mideyi bir litre kahve ile doldurduğu için sokak ortasında bayılıp kalan, bir sokak faresinden aciz bir Tanrı. Yine de hepinizden büyüktüm ulan!
Belanı siktirtme, kes artık.
Tüm hissiyatımı saran bir ciddiyetle, çoktan varmış olmam gereken yere, benden daha uçuk olduğuna emin olduğum insanları yara yara, bir asker disipliniyle rap rap yürümeye başladım. Belki de askerlik bu yüzden gereklidir, ve bedelli askerlik talebimi saygıdiğer babama ilettiğim vakit yüzünde oluşacak tiksintiden kurtulmak da hoş bir sürpriz olabilir. Bir hıyarto kolay kolay adam edilmiyor sonuçta, değil mi?
Haklısın. İlk defa falan. (Raptiye rap rap…)
Haklıydım. Sanırım hayatımda ilk defa… bir şeyleri kesinlikle sıçıp batırmakta olduğum konusunda kendimle hemfikirdim! (Zaptiye zap zap…) Kalın kafama kızıl ve mor arası ve ötesinde ne ışın varsa kendine çeken öğlen güneşi geçmiş olsa gerek… veya, kafama geçmiş olan başka bir şey olabilir! Dur, sen söylemeden söyleyeyim…
Tüh ya. İyi, kır hevesimi.
Kadıköy’ün fare boklu kilit asfaltları!


Yorum bırakın