Uçaktan iner inmez ciğerlerimize dolan hava yabancıydı ama açlığımız fazlasıyla yerliydi. İlk işimiz, o tanıdık fırın kokusunu takip etmek oldu. Adına açma demeseler de tadı damağımızda aynı yere dokunan o hamur işiyle bastırdık açlığımızı. Sonrası ise yokuş… Hostele giden yol, bakımsız mahallelerin arasından, ciğerlerimizi zorlayan bir diklikle yükseliyordu.
Gece çarpık çurpuk Arnavut kaldırımlı yokuşları tırmanırken korkuyla arşınladığımız sokaklar, sabah güneşiyle birlikte yerini keşif merakına bıraktı. Karanlıkta gölgelerinden ürktüğümüz o binalar, gündüz gözüyle okunmayı bekleyen birer hikayeye dönüştü. Şehrin her köşesinde karşımıza çıkan heykellerin altındaki yazıları okuma telaşımız belki de bundandı; burayı, bu insanları, bu tarihi, hemen, şimdi anlamak istiyorduk.
Dilimizde önce Türkçe, tutmazsa İngilizce…
Priştine hem biraz gri, hem biraz renkli bir şehirdi. Nüfusun çoğu Müslüman’dı, menülerde domuz eti olmamasının verdiği rahatlıkla sipariş veriyorduk. Aynı masada, başörtülü arkadaşımın benim şarabımdan bir yudum tatmak istemesi, o anın samimiyeti, tüm kimliklerin ötesinde bir dostluk anıydı. Sabah kahvaltısında “kaşkaval”ın bildiğimiz kaşar olduğunu öğrendiğimiz o basit aydınlanma anı gibi, her şey aslında ne kadar da aynıydı.
Roman mahallesinden geçerken küçük bir kız çocuğu uzattı elini. Hiçbir dilin çeviremeyeceği bir andı, ellerimiz birleşti.
Sonra Prizren… Priştine’nin dinginliğine inat, burası daha canlı, daha gürültülü ve daha kalabalıktı.
Kırsaldan gelmiş, el yapımı ürünler satan bir adamla tanışmamız seyahatin ruhunu değiştirdi. “İnsanların sahteliğinden” yakınıyordu. Yüzündeki çizgiler, anlattığı hayal kırıklıklarından daha derindi. Onunla yan yana yürüdük, sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi börek yedik. O an, arkadaşımın evsizlerden korktuğunu söylediği ana gitti aklım. “Hiç bir evsizle konuştun mu?” diye sordum ona. Konuşmadığımız şeylerden korkuyorduk aslında, tıpkı gece korktuğumuz sokaklar gibi.
Akşam meydanda, sırtlarında Arnavut bayrağı işli yelekleriyle darbukaya vuran çalgıcıların ritmi, şehrin nabzı gibi atıyordu. Fasulye yemek gibi basit bir arzunun peşinde sokakları arşınladık ama bulamadık. Olsun dedik, elimizde yine o meşhur macchiato… İtalyanların kahvesi, burada bambaşka bir kimlik kazanmıştı.
Prizren sokaklarında en çok dikkatimi çeken, ağaçlara ve cami önlerine asılan ölüm ilanlarıydı. Ölenlerin fotoğrafları ve isimleri, hayatın geçiciliğini her köşe başında yüzümüze vuruyordu. Belki de bu yüzden, insanlar vedalaşırken hep aynı ifadeyi kullanıyordu:
“Allah’a emanet.”
Gezinin finali, Prizren Kalesi’ne çıkan o nefes kesici yokuştu. Nefes nefese, bacaklarımız titreyerek çıktık tepeye. Ama yukarıdan şehre baktığımızda, aşağıda bıraktığımız yorgunluk, korkular ve arayıp bulamadığımız fasulyenin hayal kırıklığı silinip gitmişti.
Ah, az daha unutuyordum. Günlerdir aradığımız, tadına bakmak için sokak sokak gezdiğimiz o meşhur fasulye yemeğini; tam şehirden ayrılmak üzere otogara giderken, yol üstünde buluverdik. Sanki şehir, bizi en çok arzuladığımız tatla uğurlamak istemişti.
Restorandan kalkarken Arnavut olduğunu tahmin ettiğim bir adamın bakışlarıyla karşılaştım. O bakışta, garip bir şekilde beni gülümseten bir aşinalık vardı. Küçükken hayalini kurduğum sarışın, renkli gözlü çocukların büyümüş, serpilmiş hali gibiydi; sanki geçmişten bir imge, Balkanlar’ın serinliğinde ete kemiğe bürünmüş karşımda duruyordu. Tedirgin edici değil, aksine bir çocukluk düşüne selam verir gibi sıcak bir andı.


Yorum bırakın