kültür ve sanat içerikleri


Kırmızı Başlıklı Duhter

Kuleler, kaleler ve onların içinde ya da altında ezilen insanlar… Belki de üç, dört katlı onlarca odalı bir şato; içinde bir aile, bir de köpek… İşte nehir boyunca bu kaleli şatolardan, onların duvarlarına çarpan balıklardan başka hiçbir şey yok. Ormanın derinliklerine indikçe küçülen evler ve çatılar; onların içini daha edepli bir şekilde dolduran mütevazı insanlar… Ben böyle bir kentte büyüdüm.

Eve girdim, annem bahçede örgü örüyordu. Onu izleyen otlar, sebzeler bir de köpeğimiz vardı. Fakat annem yine de kendisini tüm dünyanın izlediğini zannediyor ve bu şekilde de davranmadan edemiyordu. Yanına oturdum.

“Mutfakta, tezgahın üstünde kurabiyeler ve tereyağı var. Onları al, büyükannene götür. Ver gel. Hadi, seni bekliyor.”

Heyecanlandım. Uzun zamandır büyükannemi görmemiştim. Tezgahtakileri sepete atar atmaz yola koyuldum. Ormanın içine yeniden daldım. Nehri görene kadar yürüdüm. Zaten biz ve çevremizde oturanlar gide gele bu minik patikayı oluşturmuştuk. Biraz çamur vardı, sağda solda salyangozlar geziniyor, solucanlara arkadaşlık ediyorlardı.

Büyükannem uzun zamandır yaşlılığın getirmiş olduğu depresyon, huzursuzluk ve huysuzluk içinde yatağında ölümü bekliyordu. Annem dahil pek çok yakını da onun vefatını bir kurdun kuzuyu beklediği gibi bekliyordu. 80 yıldır nehrin karşısında ve bir tepede yaşadığı muhteşem evine konmak için çocukları sıraya girmişlerdi. Ben de o sıranın görünmez bir yerinde, kırıntılara razı kılınmış bir gölge gibi kendi payımı düşlüyordum. Çünkü o tepedeki devasa pencereli ev, nehrin bu yakasındaki rutubetli basıklığı yutabilecek tek şeydi.

Yürüdükçe orman sıklaşıyor, ağaçların birbirine dolanan dalları gökyüzünü bir kafes gibi kapatıyordu. Ayaklarımın altındaki çamur, adımlarımı geriye çekmek ister gibi yapışkandı. İçimdeki sessizlik, yavaş yavaş berraklaşan bir fısıltıya dönüştü. Bir kurgu değildi bu; yırtıcı bir hayvanın çalılar arasından süzülüşü gibi doğal, pürüzsüz bir düşünceydi. Büyükannemin o koca evde tek başına son nefesini vermesi, zaten doğanın gecikmiş bir borcu tahsil etmesinden başka ne olabilirdi ki? O ölürse, nehir taşacak, mülk aşağıya doğru akacak, bana da en azından nefes alacak bir oda kalacaktı. Kaburgalarımın arkasında beni rahatsız eden bir his belirdi.

Nehre varan ahşap köprünün hemen ayağında, suyun köpürdüğü karanlık bir oyukta yetişen o otu gördüm. Yaprakları etli, damarları morumsu ve kokusu çürümüş bir tatlılığa sahipti. Parmaklarım benden bağımsız bir refleksle toprağa gömüldü. Kökünden söktüğüm otun kıvamlı, koyu suyunu sepetteki beze sarılı kurabiyelerin üzerine sürdüm. Yüzeylerinde belli belirsiz, nemli bir iz kaldı. Zehir, bir kötülük gibi değil, sadece o tepedeki evi aralayan soğuk bir anahtar gibi göründü gözüme.

Tepedeki ev, uzaktan göründüğü kadar heybetliydi ama içeriden bir o kadar da tozlu ve küf kokuluydu. Yüksek tavanlar, insanı ezmek için tasarlanmış gibiydi. Büyükannem, oymalı ceviz karyolasının içinde, adeta çarşaflara gömülmüş küçük bir gölge gibi yatıyordu. Gözlerinde ölümün değil, bitmek bilmeyen bir huzursuzluğun sarılığı vardı.

“Büyükanne,” dedim, sesimdeki yabancılığı gizlemeye çalışarak. “Annem kurabiye ve tereyağı gönderdi.”

Sepeti komodinin üzerine bıraktım. Bir sandalye çekip oturdum. Göğsümdeki o ağır bekleyiş başladı. Soluğunun kesilmesini, gözlerinin tavana dikilmesini, bedeninin o son ve kurtarıcı katılığa bürünmesini izleyecektim.

Büyükannem kurabiyelerden birini aldı. Kurumuş, titrek parmaklarıyla ağzına götürdü. Bir ısırık, sonra bir ısırık daha…

Fakat beklediğim o karanlık an gelmedi. Aksine, kurabiyeyi çiğnedikçe büyükannemin solgun yanaklarına al bir renk yürüdü. Kamburlaşmış sırtı doğruldu, gözlerindeki o sarımsı perde kalktı, yerini berrak bir canlılığa bıraktı. Yataktan bir çocuk hafifliğiyle doğruldu; sanki damarlarına ölüm değil, yıllar öncesinin taze kanı pompalanmıştı. Gülmeye başladı, odanın içinde dönerek hafif adımlarla süzüldü.

Donakaldım. O an göğsümdeki yırtıcı hayvan büzüştü. Büyükannemin neşeyle saçlarımı okşayışında, yüzüme yansıyan o içten tebessümde ilk kez içimde sıcacık, utanç dolu bir sızı hissettim. Onu gerçekten seviyordum ya da belki de ilk kez birini öldürmemiş olmanın verdiği o derin merhamete sığınıyordum.

“Ye güzel kızım,” dedi, tepsiden bir kurabiye uzatarak. “Sen de ye, bu tadı paylaş benimle.”
Sorumluluğun ve vicdanın getirdiği o ağır teslimiyetle kurabiyeden küçük bir ısırık aldım. Ne de olsa büyükannem karşımda dans ediyordu; bir tehlike yoktu.

Eve dönüş yolu, gidişimden çok daha uzundu. Çamurlu patikada yürürken nehrin akıntısına baktım. Suda kendimi değil, annemin bahçede örgü örerkenki o kaskatı, dünyayı süzüşünü gördüm. İçimdeki o hırs, o mülk arzusu, o soğukkanlı hesap… Bunlar bana ait değildi ki. Ya da tam aksine, sırf bana aitti çünkü ben onun etinden, onun kibrinden kopmuştum. Parmaklarımı kendi elbiseme sürttüm ama annemin mutfaktan üzerime sinen maya ve demir kokusunu söküp atamadım. Kendimden, hamurumdaki o aynı çürümüşlükten tiksindim. Ne kadar kaçsam da aynı nehrin yatağında sürülen bir damlaydım. Annemin aynısıydım ya da zamanla oluyordum. Ve bu histen de nefret ediyordum.
Bahçe kapısını açtığımda annem yine oradaydı. Otların arasında, elinde şişleriyle beni bekliyordu.


“Verdin mi?” diye sordu, gözlerini örgüsünden ayırmadan. Sesinde bir merak değil, bir kehanetin gerçekleşmesini bekleyen sabırsızlık vardı.
“Verdim,” dedim fısıltıyla. “Çok iyi geldi ona… Hatta öyle neşelendi ki, ben de bir ısırık aldım.”

Annemin elindeki şişelerin yere düşerken çıkardığı o metalik ses ormanda yankılandı. Yüzü aniden toprağın rengini aldı. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim dehşet dolu bir öfke parladı.

“Ne yaptın sen?!” diye haykırdı. Beni kolumdan tuttuğu gibi içeri sürükledi.

Mutfak raflarını, çekmece içlerini darmadağın etmeye başladı. Tezgahın altındaki karanlık cam kutulardan birini kapıp üzerime yürüdü. İçinde, benim köprü kenarında söktüğüm o mor damarlı ot duruyordu.

“Ye bunu! Çabuk ye!” diye bağırdı, çenemi kenetleyen parmaklarıyla. Ne yaptığını, neyi engellemeye çalıştığını açıklayamadığı o kör panik içinde, yeşil parçayı boğazımdan aşağıya zorla gönderdi.

Ot boğazımı yakarak indi. Bacaklarımdaki derman çekildi, zemin ayağımın altından kaydı. Mutfak taşlarının soğukluğuna düşerken görüşüm bulanıklaştı. Annemin üzerime çöken gölgesini silik bir karaltı olarak zor seçebiliyordum.

Derken, bilincimin en ince zarında, dış kapının vurulduğunu duydum.

Tık. Tık. Tık.

Kapı gıcırtıyla açıldı. Eşikte, yanakları al al, adımları bir genç kızınki kadar hafif büyükannem duruyordu. Elindeki örtülü tepsiden taze pişmiş kurabiyelerin kokusu sızıyordu odaya.

“Kızım…” dedi büyükannem, neşeli, şefkatli ve kapkaranlık bir sesle. “Sana kurabiye getirdim. Kendi ellerimle yaptım.”



Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin