Aynı anda her şeyi düşünüyor insan.
Bir manzara tahayyül edin… Geride kalmış, bastırılmış, yüzeye çıkamadan ana rahminde dokuzuncu, onuncu ayı devirmiş, yıllar geçmiş, ölüsü bile doğamamış fikirler. Bir şey oluyor ansızın, bir neşter darbesi iniyor, katman katman zarı bir çırpıda kesiveriyor. Ve dışarı dökülüyor birikmiş her şey, doğarken ölen, serpilip içine kapanan, doğamayan, ölemeyen, tüm bu fikir kümesi. Kimi zuhur etmiş vücuda, sonuçta göbek bağı diye bir şey var, kimi etkimiş beyne, sonuçta kan bağı diye bir şey var, ve tam olarak aynı biçemde olmasa da, aynı ruhaniyette dökülmüş satırlara, sonuçta ruh bağı diye bir şey var. Öyle bir basınç varmış ki içeride, insanın her gün minik minik ivmelenişini fark etmediği – kurbağa ile kaynayan tencere misali vardır ya, aynen öyle. Sonra soruyorlar, neden patlıyor bu insanlar, neden sinir muharebeleri yerine topyekûn harpler yaşıyorlar, neden bütün hayatın yükünü bu kısacık anlara sığdırmaya tenezzül ediyorlar… Ben de cevaplıyorum, başka seçenekleri yok çünkü. Üzerinden bütün bir dünya geçmiş insanlar bunlar, akla hayale gelmeyecek şeyleri bir şekilde kendi içlerinde yaşamış, dışavurumlarının karşılıklarını dış kanallardan alamamış, ve kendi işlerini dönüp dolaşıp kendi içlerinde halletmiş insanlar. Yaşam koşulları yahut sosyal çevre ile ilgili olmayabiliyor bu, ki kişi kendinin en büyük düşmanı olabiliyor bu içine soluklanmalarda. Üzerinden bütün bir dünya geçmiş insanlar bunlar, tüm dünyanın yükünü tek başına sırtlanmayı öğrenmiş, çaresizliğe, hatta daha da kötüsü, yegâne çarenin kendisi olduğuna koşullanmış insanlar. Kendi yetmeyeceği gün gelirse şayet diye, önlemini çoktan almış, ve anlık gelecek bir ölümü kucaklamış. Kendinden vazgeçmiş bir insana, okuyanın başını kaldırmaya bile tenezzül etmeyeceği bir yoklamada ufacık bir imza olmak, ne kadar koyabilir ki? İşte böyle birinden bahsediyoruz, ufacık bir ağrı sızısı olduğunda, ağrım, sızım var demeyecek pek tabii. Bir merhemi, çaresi, doktoru var mıdır, düşünmeyecek. Acı yegâne gerçek onun için, çorbanın tuzu birazcık çok olmuş, dert değil.
Aynı anda her şeyi düşünüyor insan.
Muhteşem bir düşünsel kapasiteye sahibiz. Bir arkadaşım bana “muhteşem” kelimesinin “korkutucu” anlamına geldiğinden bahsetmişti. Çok benzer bir kullanım İngilizce’de de var. Diğer dilleri bilmiyorum, fakat bir şeyin korkutucu olması ile etkileyici olmasının yakınsaklığı yatıyor aklıma, evrensel bir koşul gibi. Bir şey etkileyiciyse, bize etkime gücüne sahiptir, ve evrenler içinde minik bir evrenin, gezegenler içerisinde minik bir gezegeninin minik sakinleri olarak, sahip olduğumuz daracık bir kontrol alanı var. Bu minik alanı da deplasmana terk etmek istemiyoruz haliyle, o yüzden bizi etkileyen şey, bizi kontrol edebilecek bir şey olmasından ötürü, korkutucudur. Doğrudan bir kontrole de gerek yok, etki bir kere yapıldı mı, zehir damara girdi mi, ayıkla şimdi pirinci taşından. Beyin plastiktir, o kadar kolay alışırız ki dışarıdan aldığımız bir maddeye, ve o kadar çabuk benimseriz ki özümüzün değişmez bir parçası olarak, bir kere etkiye maruz kalındı mı kontrol artık kimde, belirlemek çok zordur. Ve evet, bu yüzdendir ki, tekrarlıyorum, muhteşem olan korkutucudur. Ve biz, biz muhteşem bir düşünsel kapasiteye sahibiz.
Aynı anda her şeyi düşünüyor insan.
Gecenin beşi saat. Dakik olmak gerekirse, 05:24. İlginçtir, zaman konusunda zihnimde devasa bir kaos içerisinde aksak bir ritim var. Zamanında uyuyamıyorum, zamanında uyanamıyorum, sürekli biyolojik varlığım düşünsel varlığımla çatışmakla, ve birbirlerinin planlarını mahvetmekle meşgul. Ama nasılsa, nasıl denk geliyorsa, hep aynı saatlerde yazıyorum, hep aynı saatlerde düşünüyorum. Yanlış anlamayın, her saat düşünüyorum. Kimi zaman gündelik işlerimi, kimi zaman duygularımı, ve onların ithaf edildiği kimseleri, kimi zaman hiçbir şeyi. Ama kimi zaman oluyor ki, düşünüyorum, düşündükçe daha çok düşünüyorum, düşünmek üzerine düşünüyorum, ve bir bakıyorum ki aynı anda her şeyi düşünebiliyormuş insan.
Aynı anda her şeyi düşünüyor insan.
Bir insanın yazıları ne kadar alakalı olmalı birbiriyle? Psikometri dersinden öğrendiğim analiz bilgisini düşünce dünyasına uygularsam eğer, çok faydalı bazı uygulamaları olacağını fark ettim. Öncelikle, yazıların arasında yeterince farklılık olmalı (biz buna ders içerisinde “divergent validity” diyoruz), ki birden fazla yazın, aslında tamamen aynı şeyi ifade eden satır israfları olmasın. Yanlış anlamayın, yazar tabii ki yazma anında bir aracı olur, düşündüklerini kaleme, kâğıda döken bir beden olur, ve kaynak sürekli aynı veriyi verdiği sürece çıktıların da benzemesi kaçınılmazdır. Burada kastettiğim, hem yazarı hem de okuyucuyu birazcık olsun tatmin edecek ölçüde, bir farklılık olması. Format değişir, biçem değişir, üslup değişir, tempo değişir, olur işte bir şeyler. Zaten insan akan bir nehir gibi durmadan değiştiğinden, eğer ki o an içinden geçen şeyleri doğrudan kâğıda aktarıyorsa, tam manasıyla bir tekrara düşmesi de imkansızdır. İşte bu düşünceye duyduğum itimat, o kadar tatmin ediyor ki beni, anlatamam hiçbir şekilde. Asla bitmeyecek yazacaklarım. Son nefesime dek, düşündükçe, düşünebildikçe, aynı anda her şeyi düşünebileceğim. Ve o zaman, ancak o zaman, bütün bu düşünceler, disiplinize olacak, tek sıra halinde harflere dönüşecek, ve tıpış tıpış bir şeyler ifade edecekler.
Aynı anda her şeyi düşünüyor insan.
Bir insanın yazıları ne kadar alakalı olmalı birbiriyle? Bir başka kavram, “convergent validity”. Bu da diyor ki, yazılar birbirinden farklı olsun olmasına, amma velakin günün sonunda ortaya ortak mesajlar çıkarabilsinler. Ezelden beri yazdığım her şeyin tek bir kategoride toplanmasına gerek yok, bazı yazılar kendi arasında, kardeşçe, doğalca birleşip, el ele benzer bir mesajı versinler yeterli. En azından ortak, banal bir sloganda birleşebilsinler.
Madem insanın yazıları, onun belirli bir andaki, adeta ilahi bir ruh haline işaret ediyor, o zaman yazılara uyguladığımız muamele, insan için de geçerli olmalı. İnsan, yazdıklarıyla, yazdığı andaki kendisine bir ayna tutar aslında. Ne güzel şey, havadan hafif olan düşünceler, yazıya dökme yoluyla, bir fotoğraf karesinde ölümsüzleşiyor. Ve biz, bu insanın fetüsten ölüme yolculuğunu, hem benzerlikleri, hem de farklılıklarıyla, kronolojik sırayla gözlemleme fırsatı buluyoruz. Ben ölsem de, benden geriye bir şeyler hep kalacak. Bu fikir, ölümden korktuğum için değil, hâşâ, ama açıklayamadığım bir sebepten ötürü bana huzur veriyor. Potansiyelimin boşa gitmesi vesaire de değil bu, o zırvalara hiçbir zaman kalpten inanmadım. Ama… Bir insanın, aynı anda her şeyi düşünebilen bir insanın, belirli anlarda açılması, rutin bir şekilde, bilerek ve isteyerek bıçak altına yatması… Doğal zamanında doğuramadığı çocuklarını sezaryenle dünyaya getirebilmesi… Kutsal.
Bir şekilde anlıyorum. Yazı nereye gidecek, ne kadar sürecek, doğal sınırları neresi. Bir şekilde kestiriyorum. Bir ana çok şey sığdırıyor, çok anda yaralarımı iyileştiriyor, ve kendimi bir sonraki doğuma hazırlıyorum. Kan, çaba, uğraş, emek, bir dolu iş, ama yine de… Dört gözle bekliyorum bir sonraki doğumu. Annelik içgüdüsü böyle bir şey olsa gerek.
Aynı anda bütün dünyayı içinde taşıyor insan.
Aynı anda, bütün dünyayı içinden atıyor insan.
Aynı anda her şeyi düşünüyor insan.


Yorum bırakın