kültür ve sanat içerikleri


Deneykü

— Zaten bu yaptığın da fonksiyonel bir tanım.
— Yani?
— Yanisi eşyanın özüne dair bir şey söylemiyorsun. Ne yaptığını söylüyorsun. Oysa bir şeyin özü illa ki yaptığı şeyle örtüşmek zorunda değildir.

Hepi topu birkaç metrekarelik banyonun içerisinde o dolap kapağını açıyor, bir diğerini çarparak kapatıyordu. En azından bir tıraş bıçağı arıyordu. Diğer taraftan da Recep’in açık kapının ardından tartışmaya açtığı, “Ustura nerede?” sorusunu takiben gelişen ve bir anda hararetlenen yarı felsefi yarı haylaz tartışmayı sürdürmeye çalışıyordu.

— Abi biz hâlâ tıraş bıçağı hakkında konuşuyoruz değil mi?
— Mesela bir arabayı düşünelim. Arabaya sen tutup insanı bir yerden bir yere götüren şeydir desen olur mu? Olmaz. Demek ki fonksiyonel tanımcılık riskli bir iştir. Hem zat…

Dinlemeyi bırakmıştı. Recep böyle dokunsanız patlayacak bir ruhtu. Kafası öylesine doluydu ki en ufak sorudan yersiz bir tartışma başlatır, ardından buna felsefe yapmak derdi. Oysa Nedim’in o anda tek yapmak istediği bir an evvel o tıraş bıçağını ya da usturayı ya da şu haftalardır kesmediği sakalı yüzünden söküp atacak şey her ne ise onu bulup tıraş olup binbir zorlukla bulduğu iş görüşmesine yetişmekti. Aksi takdirde paranın fonksiyonel tanımıyla yüzleşmek zorunda kalacaktı.

— … bu sebeple en kötüsü denememektir sanırım. İnsan deneye dene…

Konu tamamen kopup gitmişti. Bütün çekmecelere defalarca baktı. Yoktu, markete gitmesi gerekiyordu. Banyodan çıkıp gündüzleri kanepe, geceleri Recep’in yatağı olan ve asıl işlevi geceyle gündüz gibi muamma çekyatın kenarına oturup ellerini başının arasına koydu. Yorgundu.

— Keza insanlık tarihinde bunun örnekleri çoktur. Her şeyden önce Aristo bile buna değinir. Kategorilere ayırmadan…

Bu adam deli miydi acaba? İletişim kurmadığımızı görmüyor muydu? Yalnızca konuşuyor, alıntıdan alıntıya, fikirden fikre beynini üzerime boşaltıyordu. Kağıdın icadından bihaber miydi? Yazsa belli zihnini terbiye eder, biraz düşünmeyi öğrenirdi.

— …zden post-yapısalcılar bu meseleyi…
— Abi bunları yazmayı düşünmez misin?
— Ben mi? Ohoo, Nedimim azizim biz kim yazmak kim? Şimdi mesela yazmak her şeyden önce bizi gün yüzüne çıkarır. Yani dost meclisi başkadır, insanın kafasındakileri öylece yazıp el aleme açması başkadır.

Nedim, en nefret ettiği cümle tarzının iki şeyin başka şeyler olduğunu vurgulayan cümleler olduğunu fark etti. O başkadır, bu başkadır… Hadi ya, dahiyane! Sanki birbirinin aynısı olan herhangi bir şey varmış gibi. Tıraş bıçağına mı öfkeliydi, Recep’e mi yoksa post yapısalcılara mı? Kafasını toplayıp Recep’in yazmak üzerine monologuna döndü.

— İnsanın da hep böyle fikri değişir işte…

Hep mi? Gerçekten insanın hep mi fikri değişir? Yoksa öyle rol mü yapar? En son ne zaman fikri değişmişti acaba? Odaklanamıyordu, odaklanmalıydı.

— Velhasıl ben ne öyle sürekli değişecek fikirlerimi çarşaf çarşaf ortaya sererim ne de kendi fikrimin kibrinde boğulurum. Çünkü her yazı bir iddiadır. Hem de okkalı…

Saate baktı. Sonra yanındaki aynaya. Kesinlikle tıraş olmak zorundaydı. Aksi takdirde görüşmeye gidemeyecekti. Bir anda bir şey fark etti. Recep konuşmuyordu. Sessizlik…

İş görüşmesinden döndüğünde evin her yeri birbirine girmişti. Recep öfkeli, telaşlı evin içinde oradan oraya yürüyor, çekmeceleri açıp kapatıyordu.

— Ne yapıyorsun?
— Kağıt arıyorum.
— Nasıl bir kağıt? Kareli mi, çizgili mi? A4 mü? Küçük mü büy…
— Ya birader yazı yazmalık kağıt arıyorum işte. Üzerine yazılabilecek bir şey.
— Ooo, bu yaptığın yalnızca fonksiyonel bir tanım. Bu işler risklidir şimdi…

Recep apışıp kalmıştı. Ne fonksiyoneli, ne tanımı?

— Oğlum salak mısın ne fonks-
— İşi kaptım.

Eve tatlı bir zafer sessizliği çöktü bir anlığına. Recep bu sessizliği fırsat bilip sabahki fonksiyonellik muhabbetini anımsadı.

— Oğlum sen harbi beni dinliyorsun lan!
— Maalesef…


Arife tarif gerekmez ama ben müsaadenizle kısa süreliğine araya gireyim. Geçen hafta Mert’in deneme yazmak üzerine denemesini okurken kendini kurgucu olarak adleden dostumun bir centilmenlik yapıp deneme yazması fikri hoşuma gitti. Çünkü bu, yalnızca deneme yazmaya karşı bir müsabakaya çıkmak demek değildi. Aynı zamanda bu müsabakayı deplasmanda oynamayı kabul etmek demekti. Böylesi iki defa centilmenliktir.

Ben de iadeyi ziyaret babında cevap yazısını bir hikayecik etrafında yazmaya karar verdim. Başta dediğimi yineleyeyim, arife tarif gerekmez. Yani benim Mert’in yazısına cevaben söylemek istediğim her şey yukarıdaki hikayede örtülüdür. Tam da onun istediği gibi.

Yine de tarif değil de şerh düşmek adına birkaç cümle yazalım. Düşünen insan yazmalıdır. Ama hikâye ama günlük ama deneme… Her düşünen bunu Allah’ın emriymiş gibi yapsın demiyorum. Fakat düşünceler yazılmaya layıktır. Yazılan fikir layıkını bulmuştur.

Denemenin yeri ise bende birkaç sebepten ötürü ayrıdır. Öncelikle söz her şeyi kaldırmaz. Fikir ağırlaştıkça söz altında ezilir. Bu yüzden iyi hatipler bir fikri anlatırken bin benzetme yapar, bin basitleştirmeye kaçarlar. Karşıdakinin dinleme kapasitesini olaya katmıyorum bile. Deneme, fikri sözün omuzundan alır, onu kurgu gibi alemden aleme nakletmeden ve şiir gibi eksiltmeden en saf haliyle masaya koyar.

Bunu yapmak hem bir iddia hem de bir ifşa teşkil eder etmesine ama bunda korkulacak bir şey yoktur. Bir şey iddia olmadan tartışılamaz. Tartışılmadan da daha doğru bir formuna ulaşamaz.

İnsanın fikrinin değişmesine gelecek olursak: Yalnızca ahmakların ve düşünmeyenlerin fikri sabittir. Bunlardan birinin fikrini dönüştürmeye kudreti yetmez, diğeri ise buna hiç girişmez. İkisinden biri değilseniz zaten fikirleriniz hayat boyu bir o yana bir bu yana gidip gelir. Fikri değişmeyen, her şeyi bildiğine ve son haliyle anladığına inanan insan kadar acınacak kimse yoktur.

Bütün bunlar ışığında deneme, diğer yazı sanatları arasında zihnin terbiyesi ve fikrin nakliyesi için biçilmiş kaftandır. Bu vesileyle değerli kurgucudan bazen örtmeden ve eksiltmeden yazmasını rica ediyorum. Bilhassa bizi de böylesi şeyler yazmaya itecek provokasyonlara devam etmesini heyecanla bekliyorum.


— Oğlum Mert kim ya?
— Ne Mert’i?

Nedim elinde tuttuğu ve az önce okuduğu kağıdı Recep’e gösterdi. Recep hem hayretini hem de ürpertisini aynı anda yüzüne vuran bir ifadeyle kağıda bakıyor ve hızlı hızlı okuyordu.

— Abi bunu kim yazdı ya…
— N’oldu beğenmedin mi?
— Beğenmedim.

Beğenmediğine göre başkasının işiydi, zira kendi işine asla toz kondurmazdı.

— Her şeyden önce hikâye başkadır, deneme başkadır. Sen hiç karpuzla penseyi karşılaştır…

Yine başlamıştı. Nedim önce kendine, sonra Mert’e ve daha sonra böyle muhabbetlere şahit olanların nicesine acıdı. Yazsan bir dert, yazmasan bir dert…



Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin