kültür ve sanat içerikleri


Laktozsuz İman

laktozsuz iman

Ahmet’e, ismi peygamberden, kaderi ise modern sosyolojinin çıkmaz sokaklarından miras kalmıştı. Yirmi üç yaşındaydı ve Osmaniye’nin sarı sıcağından kopup geldiği Osmanbey’in gri kalabalığında, henüz tamamlanmamış bir tez konusu gibi dolaşıyordu.

Ahmet’in yüzündeki sakal, hassas bir diplomatik denge üzerine kuruluydu. Dedesinin, “Sünneti bozmuşsun, papaz gibi uzatmışsın” diyeceği; Cihangir’deki arkadaşlarının ise “Abi bu ne hal, IŞİD militanı gibi olmuşsun” diyeceği türdendi. Ahmet, bu türden eleştirilere mahal vermemek adına, her sabah aynanın karşısına geçerek sakallarını düzeltmeyi alışkanlık edindi. Cuma namazında göze batmayacak kadar sünnete uygun, akşam barda dikkat çekmeyecek kadar laik görünen bir model veriyordu.

Mutfakta Berk’in Etiyopya’dan gelen kahve çekirdekleri duruyordu. Sağ tarafında ise Osmaniye’den gelen, ağzı lastikle büzülmüş buz dolabı poşetinin içinde okunmuş pirinç. Berk bir keresinde, ‘’Abi bu ne? Risotto için mi?” diye sormuştu. 

“Organik, yerel bir üreticiden numune.” 
Yalan, Ahmet’in ikinci anadili olmuştu.

Hızlı hızlı ugg’larını giyip çıktı evden. 

Osmanbey kaldırımları kafası kopuk, kolları bedeninden ayrılmış, çıplak ve parlak tenli plastik manken ordusunun işgali altındaydı. Bir hamal, sırtında Ahmet’in baba evindeki ahırın çatısından daha büyük bir çuvalı taşıyarak karşıdaki dükkanın vitrininde asılı duran, üzerinde “Life is Beautiful” yazan sahte Balenciagaların önünden geçiyordu.

Favori kahvecisine oturdu. Önündeki MacBook’un parlayan elmasına bakarken, kulaklığında çalan Ahmet Kaya ile şizofrenik bir huzur bulmaya çalışıyordu. 

Garson çocuk yaklaştı. “Selam Ahmet, her zamanki mi?”
“Selam dostum. Aynen, laktozsuz flat white.”
“Dostum.” “Flat white.”

Bu kelimeler ağzından çıkarken boğazında garip bir kuruluk yapıyordu. Babası duysa, “O nasıl konuşmak lan öyle, gevşek gevşek,” derdi.

Yanına, kapağı herkesin görebileceği şekilde çevrilmiş, Adorno’nun bir kitabını koydu. Okumuyordu aslında, sadece orada durması gerekiyordu. Bir totem gibi. 

Telefonu çaldı. “Selamun aleyküm baba…” dedi, sesini bir oktav düşürerek.
“Aleyküm selam oğlum,” dedi babası, arkadan traktör gürültüsü geliyordu. “Sesin gelmiyor, neredesin sen?”
“Dışarıdayım baba, ders çalışıyorum,” dedi Ahmet. 

Ders çalışmak. Bu, babasının anlayabileceği tek meşru faaliyetti. 
“Kütüphane gibi bir yer.”
“Geçen hafta Cuma’ya gittin mi?”

Ahmet’in zihni 7 gün öncesine gitti. Imamın “nefsinize hakim olun” diye bağırması ile irkilerek Merve’nin Moda’daki evinde, dağınık çarşafların arasında gözünü açmıştı. Başında, ucuz şarabın bıraktığı zonklayan bir ağrı vardı. Merve ise yarı çıplak bir halde mutfaktan elinde iki kupa kahveyle gelmiş, “Günaydın, o ses ne ya, çok yüksek değil mi?” diyerek camı kapatmıştı. 

“Gittim baba, hoca vaazı uzattı biraz, kalabalıktı.”
“İyi iyi… Anan da selam ediyor. Bak pirinçleri ziyan etme, Hacı Emmi okudu onları tek tek.”

Babası, telefonda köydeki kuraklıktan, bu yıl zeytinin az olacağından bahsederken Ahmet, camdaki yansımasına baktı. Üzerinde, omuzlarındaki yükü gizlemek istercesine geçirdiği oversize bir keten gömlek – yaka düğmeleri, göğüs kafesinin ortasına kadar açıktır. Bu açıklık, içine atlet giyme alışkanlığını yıktığını kanıtlamak içindir – Zincirinin ucundaki anlamsız geometrik şeklin göğsündeki boşluğun tam ortasında sallandığı bir kolye, kulağında babasının görse “Erkek adam kulağını deldirir mi lan, karı mısın?” diyeceği bir küpe, kolunda; bedenin artık babasına değil, kendisine ait olduğunun kanıtıymışçasına duran bir dövme… 

Babasının telefondaki sesi bu görüntüye o kadar yabancıydı ki, Ahmet bir anlığına camdaki yansımanın kendisine ait olmadığına, bir başkasının hayatını “izinsiz” yaşadığına inandı. Jung’un gölgesi değil, bizzat gölgenin kendisi olmuştu sanki. 

Cuma ezanı okunmaya başladı.

Ahmet’in yan masasında oturan, MacBook’una “Free Palestine” sticker’I yapıştırmış aktivist kız, kulaklığının sesini açtı.

Ahmet, istemsizce bacaklarını indirdi. Ama kulaklığını çıkarmadı. Çıkarırsa, “seküler maskesi” düşecekti. Arctic Monkeys şarkısının sesini tamamen kısmış, ezanı dinliyordu. Insanlar, diye düşündü… Allah demeye dilleri varmıyor ama “Evren” deyince huşu içinde titriyorlar. Dua etmeyi “manifestlemek” sanıyorlar, kaderi “karmaya” indirgiyorlar. 

Onların bu “cool” spiritüelliği Ahmet’e yavan geliyordu. İçinde acziyet olmayan, sadece “benim isteklerim” üzerine kurulu bir inanç… 

Ne zaman camiye gitse içinden bir ses, “Burası senin yerin değil Ahmet, bu şekilcilik seni boğuyor,” diyordu. Oraya girince Allah’I bulamıyordu Ahmet. Aksine, oraya girince Allah’la arasına “insanlar” giriyordu.

Berk’e göre evren, moleküllerin rastgele çarpışmasıydı. Aşk bir hormon, ölüm bir fiş çekilmesi, hayat ise şans eseri oluşan bir biyolojik süreçti. Ahmet ise bir yaprağın yere düşüşünde bile matematiksel bir zarafet ve bir irade görüyordu. Kainatın başıboş, soğuk ve sağır bir boşluk olması fikri, ona cehennem ateşinden daha korkunç geliyordu.

Aklına Spinoza geldi. “Tanrı her şeydir,” demişti Spinoza. Sonra aklına babaannesi geldi. “Allah her yerde hazır ve nazırdır,” derdi kadıncağız.

“Aslında,” dedi Ahmet sesli bir şekilde, kendi kendine gülerek. “Spinoza ile babaannem aynı şeyi söylüyor.”

Yürümeye devam etti.
Bir yanda camiden çıkan takkeli amcalar, diğer yanda yoga matlarıyla yürüyen insanlar.
Ahmet, iki kaldırımın tam ortasından, araç yolundan yürüyordu.
Kornalar çalıyordu arkasından.
Tophane rıhtımına inmişti. Deniz karanlıktı. Karşıda ışıl ışıl parlayan camiler ve gökdelenler birbirine karışmıştı.
Ahmet, bu manzaranın karşısında durdu.
Ne o gökdelenlerin temsil ettiği ruhsuz kapitalizme aitti, ne de o camilerin temsil ettiği ruhsuz şekilciliğe.
O, denizin üzerindeki o karanlık boşluktu.
Tanımsız.
Ama belki de Allah’a en yakın olduğu yer, o tanımsızlıktı.

Babası ve onun gibiler, Tanrı’yı bir alışkanlığa dönüştürerek “kesinlik” ile öldürmüşlerdi. O’nu seccadedeki geometrik hareketlere, tesbihteki ritmik tıkırtılara, helal-haram cetvellerine, santimle ölçülen sakallara hapsederek, O’nun o muazzam gizemini buharlaştırmışlar, O’nu bir kanun maddesine çevirmişlerdi. Tanrı bütün bu ritüellerin altında can vermişti. Ahmet ise O’nu göğüs kafesinin altında sürekli sızlayan o “Mutlak Vicdan”da arıyordu.

Ahmet’e göre bu, modern çağda Tanrı’yı kurtarmanın tek yoluydu.

“Sizin Tanrı’nız,” dedi sigarasını söndürürken, “Bir zabıta memuru.” 
Kulaklığında Radiohead çalıyordu.
“Karma police, arrest this man…
He talks in maths, he buzzes like a fridge…”



Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin