kültür ve sanat içerikleri


Emanet Kimlikler Müzesi

Zaman, odanın dört duvarı arasında artık akmıyor, pıhtılaşıyordu.

Masanın bir köşesinde, rulo yapılmış ve çoktan tozlanmış o ağır kâğıt – diploma – bir vaadin infazı gibi duruyordu. Emeğin ve liyakatin değil; keyfiyetin ve “makbul” olmanın hüküm sürdüğü bu iklimde, yıllarca uğruna yarıştırıldığı o kağıt parçası Aylin’e bir adanmışlık değil, aldanmışlık anıtı gibi geliyordu.

Salonda her zamanki köşesinde oturmuş, dışarıdaki soğuğa aldırış etmeden pencereyi açmış ve sigarasını tüttürüyordu. Kendi bedeninden firar etmek istercesine sığındığı o dumanlı odadaki alkolün yakıcı tadı ve sigaranın gri tortusu, acısını dindirmek şöyle dursun, kendi acısına bile yabancılaştırıyordu onu. Sehpanın üzerindeki çöpe atılmaya üşenilmiş cips paketlerinin yarattığı dağınık tepe, Aylin’in inşa edemediği hayatının enkazı olabilir miydi?

Toplumun ona fısıldadığı “olman gereken kişi” ile aynada gördüğü “hiçlik” arasındaki uçurum, her geçen gün daha da derinleşiyordu. 

Sonra o “yabancılar” geliyordu. Soyisimlerini bile bilmediği, teninin kokusuna alışmadan ruhunun en kuytu dehlizlerini sunduğu o adamlar… Aylin, her yeni yüzde bir “ev” arıyordu. Onlara gerçekten güveniyor muydu, yahut sadece kendi sesinin bir başkasında yankılanmasına duyduğu o hayvani açlığa yenik mi düşüyordu, bilinmez, fakat şu bir gerçek ki, bir yabancının ilgisi, onun için geçici bir “var olma” onayı, silinmeye yüz tutmuş benliğini kısa süreliğine belirginleştiren bir kalem darbesiydi.

Ancak o hayali yankı kesildiğinde, telefonun cansız ışığı karanlığa gömüldüğünde; Aylin için mesele sadece bir adamın gidişi değildi. O, kendi varlığını başkasının gözbebeğine asmış bir mülteciydi.

O anlarda kendini yok etme arzusu, acıdan kaçış değil; hayatın Pazar yerinde sergilenen o “başarılı ve mutlu yetişkin” tiyatrosuna karşı atılmış sessiz bir itiraz, bir tür dürüstlük manifestosu gibiydi. Kendini silmeye çalışmak, aslında hiç var olmamış bir kimliğin yasını tutmaktı.

Sonunda Aylin, kendi hayatını tozlu vitrinlerden oluşan sessiz bir galeri gibi izlemeye başladı. Duvardaki o diploma, raflardaki okunmuş kitaplar, yabancı erkeklerin ceketlerinde bıraktığı koku… Hepsi ona iade edilmek üzere verilmiş, ruhuna hiçbir zaman tam oturmamış emanetlerdi. O, bu “Emanet Kimlikler Müzesi”nin hem tek ziyaretçisi hem de sergilenen en mahzun parçasıydı. Şimdi o odada, dumanların arasında oturan kişi, içi boşaltılmış ve tüm etiketleri sökülmüş; sergilenecek bir hikâyesi dahi kalmamış o en ıssız galerinin ta kendisiydi.



Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin