Küçük kız için evlilik; romantizmin değil, dikey olarak açılıp kapanabilen plastik birer lüksün zaferiydi. Kornişlere mahkum edilmiş zavallı tül perdeler, rüzgarın elinde maskara olmuş birer fakirlik ve ütüsüzlük yayan beyaz teslimiyet bayrakları gibi sallanırken, stor dedikleri perde, içeri sızmaya çalışan uyatsız güneş ışınlarını bir dürüm gibi sarıp sarmalayan ve onları infaz ederek tavan arasına postalayan mekanik bir foton giyotiniydi. Ablası o plastik boncuklu zinciri – zırrr diye ses çıkarırdı – bir gemi kaptanı edasıyla çektiğinde, sadece perde yukarı kalkmıyor, evin prestiji de yerçekimine meydan okuyarak silindir bir parşömen gibi gökyüzüne istifleniyordu.
Bir gün bu medeniyet göstergeleri, rulo yapılmış iki dev kağıt havlu gibi kızın evinin holüne fırlatıldı. Ablası daha üst bir perde segmentine geçtiği için, bu atıl itibar demirbaşını onlara sadaka olarak bırakmıştı. Perdeler holün köşesine dikey birer anıt gibi dikildi. Kız, perdelerin yanından geçerken gizli gizli boncuklu zincirlerini okşuyordu. Artık onların evi de, pencereleri boncuklu bir zincirle seviye atlayan o dikey plastikler sayesinde, mahalledeki yatay ve ütü isteyen tül sefaletine son veren sınıfsal bir modernite karargahı haline gelecekti.
‘’Anne,’’ dedi kız bir sabah. ‘’Storları ne zaman takıyoruz? Işığın hiyerarşik dağılımı ne zaman başlayacak?’’
‘’Kızım,’’ dedi annesi derin bir felsefi sakinlikle, ‘’Stor perde asmak, sıradan bir duvarın sınıfsal bir üstünlükle girdiği ontolojik bir hesaplaşmadır, duvarlarımızın bu seviyede bir görüşme yapmaya henüz siyasi iradesi yetmiyor. Bekle.’’
Kız bekledi. Üç gün sonra yeniden sordu. Annesi bu sefer, matkabın bu denli yoğun bir asalet dozunu duvara enjekte edecek teknik liyakatten yoksun olduğunu ve betonun henüz bu moderniteyi kaldıracak psikolojik dayanıklılığa ulaşmadığını belirtti. Bir sonraki hafta ise, stor perdelerin rulo halindeki statüsünün, evin mevcut korniş geleneğiyle idari bir uyuşmazlık yaşadığını ve dikey açılımın süresiz olarak askıya alındığını iddia etti.
Zaman, absürt bir sakız gibi uzamaya başladı. Holün köşesindeki o iki rulo, bir süre sonra evin bir ferdi haline geldi. Üzerlerine birer şapka takıldı, bazen bir şemsiye onlara yaslandırıldı. Kız bir sabah uyandığında, annesinin stor perdelerden birine bir atkı sardığını gördü.
‘’Anne, takmayacak mıyız bunları!?’’
Küçük kızın boyu, bu tozlanmış diplomat heyeti gibi duran perdeleri geride bırakacak kadar uzadığında; o rulolar artık birer medeniyet anıtı değil, evin trafiğini aksatan statik birer pürüz haline gelmişti. Hatta bir gün, bu ruloların aslında devasa ve bayatlamış birer saray sarması olduğuna dair bir teori geliştirip tadına bakmaya yeltendi; ancak damağındaki plastik aroması, lüksün aslında sindirilemez bir yanılsama yan ürünü olduğunu ona sertçe hatırlattı.
Nihayet bir sabah, o dikey asalet elçilerinin yerinde derin bir ontolojik boşluk belirdi. Ne bir veda tıkırtısı duyulmuştu ne de bir nakliye protokolü imzalanmıştı; sanki storlar, bu kronik korniş sadakatine daha fazla dayanamayıp kendi statülerini feshetmişlerdi. Annesi, elinde bir parça sirke kokulu bezle o eski, sararmış tül perdeyi parlatırken ciddiyetiyle konuştu:
‘’Dün gece o ruloları, dikey egoları bizim tavan yüksekliğimizi aşan bir Dikey Hayallerin Yatay İnfazı Lojistik Merkezine sürgün ettik. Bizim gerçeğimiz rulo yapılamaz, ancak ütülenebilir. Bizim kaderimiz dikey bir yükseliş değil, yatay bir kabulleniştir kızım.’’


Yorum bırakın