Bu hikaye, tek tanrıya giden yolda olumsuz anımsatmalarla şeytanileştirilmiş doğa tanrılarının, bir ile sıfır arasındaki tanrı sayısı için ehemmiyetinin hatırlanıp, hatırları için bile olsa hortlatıldığı bir dönemden. Putlarını yıllar içinde teker teker biçen insan, geriye puthanenin kendisi kaldığında afallamış, yıktığı dört duvarın taşlarını moloza, çakıla, kuma çevirmiş, yine de beşeri doğaya işleyememiş, vaktiyle yüzünü döndüğünü yeryüzüyle birleyememiştir. Bu birlenememe, zihin ve vücudun ikircikli yapısı ve aykırı olana ulaşmak üzerine inşa edilen üçülgenler ile harmanlanmış, ve üçgen Nil deltasında yerinde sayma sayılarının temeli atılmıştır. Birden sonsuza giden bu patika, kendi ekseni etrafında döndürülerek olay ufku sıfırı gösteren bir kara delik meydana getirmiş, ve bir ile sıfır arasında var olan sonsuz sayıyı, insanın akli dengesini muhafaza edebilmek adına kendi örtüsünde gizildemiştir. Eksi sonsuzluktan bir bilmemkaça kadarki tarihinde sonsuzluktan bire ancak inebilmiş insanoğlu, indikçe indirgenmiş, indirgendikçe kimyası değişmiş, fiziği gerilmiştir – artık demirden bir halat maddesel potansiyelinin ucunda sımsıkı halde uzanmakta, ve birin altından sarkıp sıfır dehlizine dalmak, hata payının sıfıra yakınsaması suretiyle imkansızlaşmaktadır. Halihazırda delirmeye bahane arayan zihinler, dünyayı algılamanın en çetrefilli olduğu bu dönemde, en çok sorunun üretildiği, ve en çok cevabın söylendiği bu dönemde, gitgide artan bir devinimle kendi madde ve antimaddelerini üretmekte, ve tepkimelerden aldığı enerjiye bağlanarak beyaz şimşeklere doğru usulca süzülmektedir.
Bu hikaye, her yaştan kadının sinyalledikleri özdeğer ve sistem farkındalığı mesajlarının her yaştan erkek tarafından isildenildiği, her yaştan erkeğin zaruri hissizlikle hayalperest umut halleri arasında salınan varoluşunun her yaştan kadın tarafından hakir görüldüğü bir dönemden. Ayak iziyle el izi birbirine karışmakta, beyinlerine yeterli kan gitmediğinden ötürü amuda kalkarak yürümeyi öğrenmiş şaklabanlar, kendi el izlerini işaret ederek ayak parmaklarının ne kadar ayrık, topuk izlerinin ne kadar naif olduğuyla övünmekte, ve sıkılmaz bir cahil cesaretiyle ayaklarıyla yere basanlara yürüme dersi vermektedir. Ağzı olan konuşmakta, ağzı yere yakın olandan korkulmakta, ve her on santimetrede bir farklı diyalog frekansları, beyaz dişlerin altındaki kesif çürük kokularını maskelercesine yayılmaktadır. Kendisi üzerine katlanan bir kakafonide, çoğu kişinin iç ses telleri gökten gümbür gümbür inen elektrik akımlarıyla şarjlanmakta, pek çok kişinin ağzı ise pek az kişinin dağ keçisinden mamûl savaş borusu olarak kullanılmaktadır. Bu hengamede kendi sesini henüz yitirmemiş olanlar, parmağını yıldırımların içerisinden cızırtılarla çekerek bir diğerine sürten, ve nefis kokan minik bir kıvılcımı Tanrılara şimşek borçlu olmaya yeğleyenler, ve yıllar boyunca kendi sesi üzerine fırtınada yanmaya çalışan bir kibriti korurcasına titreyen, ve titrek ateş yaş odundan kalan son kıymığı da dönüştürdüğünde cenin pozisyonunu devam ettirmekte bir fayda görmeyenlerdir. Büyürken benzerine az rastlanır bir dirayet gösteren bu azınlık, kendisini içinde hiçbir endişe olmaksızın gaddar fırtınaya teslim etmek üzere doğrulduğu vakit, kendisini karşılayan sükuneti çocuksu bir şaşkınlıkla karşılamıştır. Çünkü onlar, herkesin birer baş üstündedir, ve yere sağlam basan ayakları, utanmaya tenezzül edilemeyecek kadar aşağıda kalmıştır.
Bu hikaye, insanı insan yapan tarafın aşikar biçimde önümüze serildiği, ancak kapital büyüdükçe küçülen özlük hakları gereği kimsenin sahiplenemediği insanlığın, hepimize mâl edilmek suretiyle hiçbirimize atanamadığı bir dönemden. Ahlak filozofları, bilim felsefesini günlük yaşantıya entegre etmiş, bilimsel olmadığı düşünülen günlük pratik adına, kümülatif olmadığı düşünülen felsefe uğraşından tutarlı bir dinsel öğreti kadar yol gösterebilici kuramlar doğurtmuştur. Akıl ve vicdan muhalefetinin parti içi gruplaşmalarla dağıldığı oturumlarda, subjelerden bağımsız doğruların neler olduğu anayasaya satır satır işlenmiş, ancak gelişen politikaları uygulayacak yürütme makamı, şişman bir polisin kovaladığı, kırmızı şapkalı, çakarlı bir araca dönüşmüştür. Özne insanın nesne dünyayı anlamaya çalıştığı devir sonra ermiş, yeni çağda özüne dek irdelenmiş nesneler üzerinde parmak oynatacak bir öznel irade kalmamıştır. İnsan, anlama takıntısını soyutlaşarak yenmiş – bir sabah yıldızı alegorisine denk düşerek – reddettiği kaderin uygulayıcısı olmak konumundan düşerek nesneleşmiş, cansızlaşmıştır. Artık bir mankenden ibaret olan insan, hiçbir şeye tapınmak istemediğini ilan etmiş, ve ibadet sahasını deplasmandan memleketine taşıyarak kendi bedeni haline getirmiştir. Denebilir ki, insanlık, insana kendini, ancak onu ebediyen terk etmek suretiyle afişe etmiştir.
Bu hikaye, bireysel dallanmaları kategorize ettiği sırada var olan kategorileri hunharca yıkan, bireysel olanla toplumsal olan arasındaki çizgiyi tamamen silip insanı arafta sallandırmakta beis görmeyen bir zihniyetin egemen olduğu bir dönemden. Toplumsal kurumlar ile bireyin katmanları bir arada anlaşılmış, soğanın hem kendisi hem de cücüğü aynı anda bir, ve birden fazla soğan olarak kabul edilmiştir. İnsan, kendini katman katman soyarak tatlı çekirdeğini herkese tattırmaya teşvik edilmiş, üzerine kapanan diş setlerine edeceği sözlü itirazlar ise bencillikle nitelendirilmiş, ayıplanmıştır. Bütün toplumların seve seve, bile isteye dahil olduğu devasa bir insan pazarı kurulmuş, bütün dinlerce tabu kılınmış haldeki ego en büyük meta haline getirilmiş, ve bireyselliği vurgulanmak suretiyle boynundan vurulan insan, kaftanlı pezevenginin boyunduruğundan kurtarılarak kendini pazarlamayı öğrenmiştir. İnsanın kendi cücüğünü bir kasa gayet yenilebilir sebzeyi çaktırmadan ezmek suretiyle en göz alıcı tepelere yerleştirmesi, en saygıdeğer toplumsal meziyetlerden biri olarak ilan edilmiş, bütün benlik inşası toplumsal onaya şartlı hale gelen insan, milyonlarca yıllık anlam arayışını tahtası çürük bir kasa üzerinde nihayete erdirmiştir. Bu süreçte kabuğuna çekilmek isteyenler kınanmış, istekleri dışında soyulmuş, tartaklanmış, ve bu insanlık suçu medyaya toplum polisi dayağı olarak değil, rutin bir zabıta kontrolü, bir hastalık tedavisi olarak lanse edilmiştir. Sonuçta, insanlık tarihi boyunca kişinin kendini pazarlamaktan imtina etmesi kadar aşağılık ve namussuzca bir tutum sergilenmemiştir.
Bu hikaye, istihdam ve pazar araştırması yaparken özellikle seçici davranıldığı, yazar ve okurların gerçekliğe paralel kağıtlarda hevesli birer figüran olmasına özen gösterildiği bir dönemden. İnsanın idrak edemeyeceği kadar büyük çarkların üstü, olur da farkına varır diye idrak edemeyeceği her şeyden büyük tanrılarla örtülürken, başroller ağırlığınca ağaç döktükleri tanrı kıyafetlerini büyük bir zarafetle taşımaktaydı. Firavunların ışık ve ses, kesik ve ateş geçirmez çarşaflarına, yalnızca 1960’larda bir Yahudi haham tarafından başlatılan dinsel bilinçsizlik akımı tesir edebilmekteydi. Ancak bu gerçeğin pek tabii bilincinde olan firavunlar, nöbetleşe olarak halkın eline yabalar ve meşaleler tutuşturmuşlar, ve tok, emin bir sesle tek hecelik bir nara attıktan sonra çarşafları altına gömülmeye devam etmişlerdi. Daimi bir eylemsizlik haline meyleden insan, başlangıç çizgisinde kendisine verilen ışık ve sesi, kesik ve ateşi olduğu gibi korurken, onurlu bir vatandaş olarak emanetine hıyanet etmeyecekti elbet. Bir elinde yaba, diğer elinde meşale olan insan, üçüncü bir kolu kaleme uzanamadığı takdirde üçüncü gözünü açamayacak, kendi kaderini bir Yunan melezi şevkiyle gerçekleştirecek, bir çarşafa sunduğu kurbanlarla çarşafın ötesinde ne var ne yoksa ilahlaştıracaktı. Uzun soluklu arayışlar, paslanmış bir kan seline boyanmış çarşafların ötesine geçemeyecek, ve insan ancak makus talihini yenerek elde edebileceği bir örtünün altına sığınmak suretiyle, çarşaf ötesini iğne deliğinden deneyimleme şansı bulacaktı. Rol yapmayı bırakıp haklı hürmetli bir firavun olabilmesi oldukça zordu: Bütün toplumsal öğretiler, açık dolaşmanın ayıplandığı, ve bir çarşaf taşımanın ne kadar erdemli olduğu üzerineydi – ancak gizliliğin en büyük lüks olduğu bu dönemde, insanı firavundan ayıran kara çarşafların hepsi, borsaların en karasında bile çoktan kapılmıştı.
Bu hikaye, kelimelerin beş duyuyu kızıldan öte istila ettiği, ancak kemikleri sayılmaya başlayan, bilinçsiz ebeveynler tarafından yetersiz beslenmiş sözlerin pek bir ağırlığının kalmadığı bir dönemden. Konuşmak, konuşmak,… KONUŞMAK hiç bu kadar ulaşılabilir, bir yabana atılabilir, takıntı haline getirilebilir veya üzerine konuşulabilir olmamıştı. Bilinen evrenin yaşını aşan söz öbeği kombinasyonlarına sınırsız erişimi bulunan insanlar, sanki tek bir ağızdan emir almışçasına moronik tekrarlarda bulunmaya, çağladıkça sessel duvarlar örüp kendini üsselce besleyen yankısından zevk duymaya başlamıştı. İnsan, milyonlarca yıldır herkes uyurken kamp ateşinin kor kömürleri üzerinde bileylediği dilini oldukça keskinleştirmiş, ancak gerekmedikçe dişlerini açmamayı, gerekirse çiğnemeden tutmayı da öğrenmişti. Düşünülemez bir başarıyla gerçekleşen dil devrimi, bireysel dilahlanmanın öncüsü olmuş, ilahi bir elçi tarafından insana ruhu karşılığında bedeninin bahşedildiği bir dövme koltuğunda, dilinin omurga kemiğine birer yakut, yahut kantaşı kakılmıştı. Diller kafalar üzerinde kırbaç gibi şaklarken barışçıl bir hayat peşinde konuşan basit kimseler, herkes tarafından onandığı için sonlanmayan vahşet karşısında küçük dillerini yutmuşlardı. Hayatları boyunca başka dilleri sindirmiş insanlar, beysiz ve hanımsız hazımsızlıklarını hayvanlarla konuşma arzularıyla örtbas etmeye çalışırken; bir yerlerde elini gırtlağından aşağı sokamayan insanlar, dili kökünden kesme işini, kafatası gerçekliğine rağmen yerçekimine bırakmaya kararlıydılar. Silahını çekenlerin gönüllerince yaşadığı, gönüllerince yaşayamayanların ise elini eteğini üstünden çektiği bu yaşam, dikte ettiği doğal seçilim kurallarını takriben dilde yakut yahut kantaşı kalıtılmasını zorunlu kakıtım haline getirmişti. Bu dünyaya gelecek sonraki nesiller, ağızlarındaki hissiyatla ilgili garip sezilere varacak, onların çocukları bu hissiyatla ilgili önces ana babasına, sonra da bütün dünyaya soru sormayı bırakacak, onların da çocukları ise bu senteze ellerinin ucundaki pek tabii altı parmaktan daha öte bir anlam yüklemeyecekti. Kırmızı parazit sinsi bir köşeden komuta ettiği evrimsel savaşı kazanacak, ve bilinmeyen bazı evrenleri beşer kere yaratıp yok edebilecek bir bütçeyle sürdürülen kaynar okyanus deneyi, örtünün ardındaki herkesin ilk göz ağrısından, evrenin altın çocuğundan ilk fireyi verecekti.
Bu hikaye, ben, ve siz dahil hepimizin kaybolduğu bir dönemeçten. Bize birileri tarafından gözler, uzuvlar, ve takip edilecek bir patika, ve hepsini işleyebilecek bir akıl verilmişti. Ancak kendi yolculuğumuzda karşımıza çıkacak yedi boyutlu kavşakları ve türlü zaman ve uzam dolambaçlarını, henüz hiçbir seyyah yahut kanaat önderi haritasına işlememişti. Ve yine bu hikaye, çoktan yazılmış ve oynanmış olduğundan ötürü yalın bir tanım seviyesinde kalacak, ve yalnızca tek bir sonuç vermeye muktedir, aciz bir muvazaa olarak, aklın kudretine hakaret olmaması açısından haddinden öteye bir kelime dahi geçmeyecekti. Bu hikayenin anlatılması hiçbir zaman gerekmeyecekti, çünkü bu hikaye, var olan tek yer, Velen’di.


Yorum bırakın