Merhabalar, 2025 sona ererken bu yıl tükettiğim en iyi sanat içeriklerini bir gözden geçirdim ve neden sizlerle paylaşmayım diye düşündükten sonra bu yazıyı paylaşmaya karar verdim. Bu inceleme yazısında da bu yılın bende bıraktığı önemli tüketimlerimi listeleyeceğim. Başlıca sıralamak isterim ki siz de dilediğiniz kısmı okuyabilesiniz:
- Stanley Kubrick ve Barry Lyndon
- Tiyatroda Overproduction
- Erkan Can
- Polisiye Dizilerin İmkansızlığı: Dexter Resurrection
- Hobi dışı anlam yüklemek: Müzik
- Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Mecidiyeköy
Stanley Kubrick ve Barry Lyndon
Bu yıl Kubrick maratonu yaptım. Daha önce izlemiş olduğum 2001: A Space Odyssey filminin yanında, The Shining, Eyes Wide Shut, Barry Lyndon ve Paths Of Glory filmlerini izledim. Başta Barry Lyndon olmak üzere her filmin ayrı bir güzel ve şaheser olduğuna kanaat getirdim. Hiçbir zaman “en sevdiğin yönetmen?” sorularına yanıt veremeyen ve bu tarz soruları sevmeyen birisi olarak sanırım doğal olarak bu soruya bir cevap bulmuş oldum. Bu soruya yanıt veremememin ana nedeni hiçbir yönetmenin “yeterince” filmini izlememiş olmamdı ya da izlemeyerek yargıda bulunmaktan/dinlemekten hoşlanmamamdı. Kubrick için bu sınırı aştım ve artık çok rahat bir şekilde listemde en tepeye tırmandı.
Barry Lyndon’ı izlediğim günden beri filmi düşünmediğim bir haftam olmadı. Karakterin hayatının büyük bir çoğunluğuna tanıklık ettiğimiz filmde gerçekten de yaşama dair pek çok soruya cevap bulurken, bazı soruların da cevaplanamaz olduğunu öğrendim. Rütbesinin yükselişi, aile kurması, oğlunu kaybetmesi ve arzu ettiği her şeye sahip olup yine de filmin en başındaki huzursuzluğundan kurtulamaması filmin ana mesajı ve en etkileyici kısımları.

Ek olarak da Handel’in Sarabande’sinin kullanımı benim izlediğim filmler arasında en etkilendiğim müzik kullanımı olarak da kayıtlarıma geçti. Eseri şöyle bırakmak isterim:
Özetle:
2001: A Space Odyssey: 9/10
The Shining: 8/10
Eyes Wide Shut: 7.5/10
Barry Lyndon: 9.5/10
Paths Of Glory: 9/10
Tiyatroda Overproduction
Sık sık tiyatroya giden biri olarak “zengin” tiyatrosu -kaz yolma tiyatrosu- vs. “fakir” tiyatrosu -moda tiyatrosu- ayrımını daha da netleştiren ve somut bir zemine oturtan bir tanım ile tanıştım: overproduction.
Bu kavram, sizlerin de tahmin edebileceği gibi sahnede sergilenen hikayeyi “aşan” ya da gereksiz derecede abartılmış prodüksüyonu tanımlamakta. Örnek olarak, Broadway’da gördüğünüz şaşaalı dekorları veya Zorlu PSM’deki oyunları verebiliriz. Özellikle, Sadri Alışık Tiyatrosu oyunlarından Küheylan, Aşk Biter Mi?, Don Kişot gibi oyunlar bu tanıma epey uymakta. 2025’te Aşk Biter Mi? oyununa 400 TL verdim ve verdiğim en manasız 400 TL olarak amel defterime kaydedildi. Ve bu nedenle bu oyunun dekoruyla ilgili konuşmak isterim.
Oyunun içeriğinden bağımsız olarak “bizim paramız var!” diye bağıran dekor, kocaman bir ağaç, salıncak, sandalyeler, masalar, hareketli tahteravalli sistemi gibi unsurlardan oluşmakta olup günümüzdeki tüketim oratmına ve şaşaalık yarışına hizmet eder nitelikte ve Zorlu AVM’ye uyum sağlama gayreti içerisinde bir produksiyona sahip.

Ülkedeki beş parasız tiyatro tutkunu oyuncuları Moda’daki atölye sahnelerde sürünürken, bu ağaçtaki elmaların her birini izlemek bana birer hakaret gibi hissettirdi. Hele ki İzmit Şehir Tiyatroları’nın Yaşamak Mı Yoksa Ölmek Mi? ve İBB Şehir Tiyatroları’nın Ağrı Dağı Efsanesi isimli harika oyunlarını izleyene kadar. Bu iki oyunda da epey bir prodüksiyon kullanımı olup, prodüksiyonların her bir zerresi itina ile kullanılmaktadır. Teknolojik imkanlar, renkler, buharlar, aksesuarlar olması gerektiği gibi yalnızda hikayeye hizmet etmekte olup gereksiz dekorlar ile izleyiciyi oyundan uzaklaştırıp suni bir sıkılmamazlığa yöneltmemektedir. Bu iki oyunu pek şiddetle tavsiye ederim.


Ek olarak da bu iki oyunun da harika dekorlara ve kalabalık oyuncu kadrosuna sahip olmaları da devlet/belediye kurumu olmalarından ileri gelmektedir. Elbette, dekor ve oyuncu sayısı oyunu iyi yapan tek unsur değildir fakat doğrudan alakalıdır.
Erkan Can
Biraz düşündüm. Türk tiyatrosu ve sinemasındaki oyuncuları. Şener Şen’i, Cem Yılmaz’ı, Erkan Can’ı ya da Tolga Çevik’i canlı izlemiş birisi olarak, yine en sevdiğimi belirleme niyetine girmişken, Erkan Can’ı hangi işte izlersem izleyeyim her karakterlerinden aşırı keyif aldığımı fark ettim. Elbette, Haluk Bilginer ya da Şener Şen’i en başarılılardan görebilirsiniz ki öyledirler, fakat ben Erkan Can’ın karakterlerini ve kendi kişiliğini çok seviyorum, onunla gerçekten “tanışmak” ve vakit geçirmek istiyorum. Bu, benim ana kıstasım oldu, bu karakterle gerçekten orda burda yürüyüp “takılmak” istiyorum. Muhabbet etmek ve eğlenmek istiyorum. Erkan Can ile Baba Sahne’de kısa bir anımızın olması da bu duygularımı tetiklemiş olsa da onun işleri, beni çok güldürüyor. Alevli Günler oyunu başta olmak üzere oynadığı envai çeşit film ve belgesellerini çok keyifle hep takip ettim. Umarım da takip etmeye ve tüketmeye devam edeceğim.
İlginç olarak da imdbde en iyi türk oyuncular listesinde 3. sıradaymış. Bunu görmek beni memnun etti.

Son olarak, yeni keşfettiğim Erkan Can ve Güven Kıraç İle isimli gezi programını şiddetle tavsiye ederim. İki tane romatizmalı yakın arkadaşın gezmek dışında her şey yaptıkları bir program. Ben izlerken çok keyif aldım çünkü sıfır empirik bilgi, sıfır literatür, maksimum sohbet ve absürtlük:
Bu kadar övecek ne var yahu! diyenlerinize de kulak vererek bu kısmı çok uzun tutmuyorum.
Polisiye Dizilerin İmkansızlığı: Dexter Resurrection
Bu yıl Dexter: Resurrection’u izledim. Liseden beridir Dexter hayranı olan bir seyirci olarak ve diğer iki mini dizisini de izlemiş birisi olarak bu gerçekten “çok beğenilen” yapımı büyük bir heyecanla takip ettim. Fakat fark ettim ki, artık gerçekten günümüzdeki polis/devleti ve onların teknolojik imkanlarını düşünecek olursa suç işlemek gerçekten çok zor. Özellikle de bir seri katilseniz.
Bilmiyorum, orijinal diziyi izlerken daha lise öğrencisi olduğum için mi bu tarz mantık hatalarını fark edemiyordum ama eminim ki Dexter: Resurrection gibi polisten de kaçmaya gayret eden pek çok karakterin olduğu “günümüzde” geçen dizilerin senaryoları artık çok daha ehemmiyetli yazılmalı. Çünkü ben çok fazla mantık hatası ya da “ulan polis şurdan nasıl yakalayamadın bunu” sahnesine denk geldim. Bu, diziyi elbette kötü yapmaz, dizi gerçekten güzel. Tek fazlalığı: Dexter’ın kendisi. O kadar şahane karakterler ve seri katiller kurgulanmış ki, Dexter’ın ana hikayesini devam ettirme çabasının yarattığı hatalar ve gereksizlikler, yaratılan harika yan karakterlerin sönüp gitmesine yol açmış. Yani Dexter: Resurrection’un masterpiece değil de sadece çok iyi olmasına neden olan karakter: Dexter.

İkinci sezonu da onaylanmış, heyecanla olmasa da bekliyorum. Diziyle ilgili daha detaylı görüşlerim için bir video çektim, kendim de bu sayede daha çok şey öğrendiğimi fark ettim:
Hobi dışı anlam yüklemek: Müzik
Bu yıl gittiğim en hoş etkinliklerden biri Kadıköy Sineması Müzik Günleri’ydi. Rahmetli İrfan Alış’ın anısına düzenlenen bu gecede, onun kurmuş olduğu İsimsiz Orkestra’ya pek çok sanatçı da eşlik etti ve ortaya enfes bir müzik ziyafeti çıktı. Benim ise bu geceden anladığım en nadide şey, o kuruluş sayesinde pek çok genç sanatçının enstrüman çalabilme imkanının yaratıldığını ve onların çok mutlu olduğunu görmekti. Gerçekten müzik, onların için çok çok şey ifade ediyor ve bunları da gösterebilecekleri bir kuruluş var, o gecede de onları biraz dinlemiş olduk. Bizim için müzik günlük hayatta yolda yürürken kulağımıza taktığımız kulaklıktan ibaret fakat onlar için yaşam suyu.
Ayrıca, konuk sanatçılar olarak da Deniz Tekin’i, No Land grubunu da dinledik. Çok güzel çaldılar ve söyledir. O gece benim aklımda müthiş bir anı ve müziğin somut mutluluk getirisi olarak kalıyor olacak.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Mecidiyeköy.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü bu yıl ikinci kez okudum. İlk okuduğum zaman lise sondaydım ve fark ettim ki gerçekten hiçbir şey anlamamışım. Sanırım lisede okuduğumuz kitapları yeniden okumamız lazım ya da şu an okudğumuz kitapları yıllar sonra yeniden okumamız gerekiyor. Her şey değişip geliştiği gibi bizler de gelişiyoruz ve anlatım dillerini, anlatılmak istenen meseleleri çok daha iyi anlayabilmek için bazı eserleri okumak için biraz beklemek iyi olabilir.

Serkan Keskin’den de iki defa olmak üzere oyununu izleme fırsatı bulduktan sorna kitabı zaten, yeniden okumak konusunda kendimi dürtmeye başlamıştım ve mayıs ayı civarı kitabı okudum. Kitap, harika bir absürt iş, müthiş bir toplum tahlili, muhteşem bir anlatım dili ile beni karşıladı. Kitapdaki absürdite ve günün sonunda bu eserin 1960’larda yazılmış olması kitabı harika bir kitap yapan ana unsurlar. Beslenilebilecek çok fikri olan, pek çok güzel sahneyi ve alıntıyı barındıran; epey karakterin fazla gerçekçi olmasından dolayı absürt görünmeleri, ve kitaptaki sinsi mizahi dil benim de yazılarımı etkilemekle kalmayıp okuduğum diğer eserlere de farklı bakmamı sağlamaya başladı.
Başlığa niye Mecidiyeköy koydum onu da bilmiyorum.
Ek olarak, bu yıl Karamazov Kardeşler’i bitirdim. Okuduğum en uzun kitap olarak kayıtlara geçti. Kendimi onunla ilgili hislerimi anlatacak kabiliyette görmüyorum. Youtube kanalımda bir video kaydetmiştim, belki biraz yardımcı olur:
Bu inceleme yazısının sonuna geldik. Umarım sizler için de şahane bir yıl olmuştur. 2026 da aynı şahanelikte ve dolu dolu geçer.
samanaltı yazarları adına mutlu seneler dilerim.
Görüşmek dileğiyle.


romeuss için bir cevap yazın Cevabı iptal et