kültür ve sanat içerikleri


Komik Olan Ne?

“Tarihte olaylar ilkinde trajedi, ikincisinde farstır.”

Karl Marx’ın tarihin mükerrer tarafını anlatırken kurduğu bu cümleyle karşılaşalı birkaç gün oluyor. Fars, Fransızca farce sözcüğünden dilimize geçmiş olup kaba güldürü manasındadır. Güldürüye ve absürde duyduğum amatör merakla, hatta bir stand-up yazıp oynamış biri olarak ben bu cümleyi farklı bir şekilde ele almak isterim. Bana öyle geliyor ki nice olay ilk yaşandığında trajedi olsa da anlatıldığı ilk andan itibaren kaçınılmaz olarak komediye dönüşür.

Burada anlaşılması gereken ilk şey bir olayın fâili olmak başkadır, şahidi olmak başkadır, râvisi olmaksa bambaşkadır. Acısıyla tatlısıyla, yaşanmışlıklar çoğu zaman yaşayan için o an bir komedi unsuru ifade etmez. Farz edelim işe gelirken ayağınız kaydı ve yere düştünüz. Güzelim kıyafetlerinizin çamura batmasında gülünecek bir şey muhakkak yoktur. Yoksa var mıdır?  Belki de daha önemli ve bu soruyu takip eden bir soru sormalıyız, kimin için?

Ayağınızın kaydığı ve düştüğünüz esnada yanı başınızda size bakan bir adam olsun. Bir anda ayağınız kaydı ve düştünüz. Hatta felaket düştünüz, kıç üstü ve bir pat sesiyle… Az ilerinizde buna şâhit olan adam sizce nasıl tepki verir? Muhtemelen hemen hamle yapıp sizi ayağa kaldırmaya çalışır. Yolun karşısındaki hanımefendi belki hamle yapmaz fakat içi cız eder. O akşam güvenlik kameralarını keyfine seyreden ve tam dükkanının önünde yere kapaklandığınızı gören esnaf ise belki de kahkahayı basar. Tıpkı biz çocukken genelde pazar sabahları televizyona çıkan kesit programlarında düşenlere güldüğümüz gibi. İyi de komik olan ne? Ya da üç kişi de aynı olayın şahidiyken onları farklı davranışlara iten ne?

Baştaki kurguya odaklanacak olursak, olayı yaşayan için gülünç bir durum söz konusu değildir. Şahitlerin tepkileri ise etki alanıyla şekillenmektedir. Zamansal ve uzamsal olarak ona el uzatabilecek yakındaki kişi el uzatabilir. Zamansal olarak o anda olup uzamsal olarak uzakta olan hanımefendi ise acıya empati duyabilir. İş işten geçtikten sonra olan biteni bir kayıttan izleyen esnafa ise sadece gülmek kalır belki de zira onun için mekân yakın olsa da zaman geri getirilemez şekilde geçip gitmiştir.

“Oğlum, geçen gün işe gelirken yerler buzluydu; fark etmedim, ayağım kaydı… Paat!”. Aynı olayı anlatan düşen adamın ta kendisidir ama bu sefer komedi unsuru kendini yavaştan belli eder. Çünkü o da artık olayların dışında kalmıştır. Kameradan izleyen esnaftan bile beter haldedir çünkü o ne mekânsal olarak ne de zamansal olarak olaya yakındır artık. O olayın anlatıcısı, hikayecisi, râvisi olmuştur. İşin içine bu kadar mesafe girip de güldürünün muzip bir çocuk gibi kendini olaya katmaması olacak şey değildir. İşte bir olayı nakletmenin böyle bir tehlikesi vardır demek ki.

Muhakkak bir acıyı olduğu haliyle aktarabilecek ve duyguyu size geçirebilecek bilinçli anlatıcılar vardır. Lakin bu hatırı sayılır bir çaba ve bilinç ister. Nitekim her acı da yere düşmek kadar basit değildir. Yaşanan olayın acısı ne kadar şiddetliyse o kadar iyi dayanır zamana ve o kadar mekânsız olur bu acı. Fakat inancım odur ki hiçbir zaman güldürüden yakasını kurtaramaz. Er ya da geç empati zamana yenik düşer ve o her şeyi alaya alma zevki ağır basar. O ilk karikatür çizilir, ilk “kara mizah” gün yüzüne çıkar, aydınlanır.

“Komik olan ne?” sorusu işte böyle bakınca çok kuvvetli ve insani bir sorudur. Zira komedinin azımsanmayacak bir kısmı birinin acısı üzerinden şekillenir. Hal böyle olunca bu yazı adeta bir sansüre davet veya abartılmış bir demagoji gibi görünebilir. Gerçekten niyetim bunların hiçbiri değildir. Ben de acıdan beslenen komediye katıla katıla gülenlerdenim. Bu yazıyı yazmadaki maksadım daha ziyade bir şey gülünçleşse de ona gülüp gülmeyeceğimize karar verirken bir bakış açısı edinmemiz gerektiğini vurgulamaktır. Bir şeyler zamanla tabiat kuralıymışçasına komiklik kazansa da gülüp gülmemek insani bir tutum takınmaya eş değer olabilir.

Dünyada kıç üstü yere düşmekten daha büyük acılar da vardır. Bombalar altında yaşamak, ormanların yanması, açlıklar… Sevdiğinizin sizi sevmemesi, babanızı kaybetmeniz, bir asansörün düşmesi… Bireyselleşmenin bir sonucu olarak hepimiz kendi küçük kutumuzda yaşıyoruz. Belki de hiç olmadığı kadar fazla acı artık empati antenlerimizin dışında. Üstelik olayları bize anlatabilecek çok az anlatıcı kaldı. Bu yüzden zamana ve mekana inatla, hatta bir tabiat kuralının aksi yönde hareket edermiş gibi şu soruyu sormak gerekiyor: “Şimdi şakanın sırası mı?”

Yazıyı bitirirken fars sözcüğüne bir parantez açmak istiyorum. Komik bir şekilde Türkçede fars, fâris ve fârisi sözcükleri 3 farklı dilden alınmıştır. Fransızcadan komedinin bir türü, bir tiyatro uğraşısı, hatta şaka manasında dilimize geçmiştir. Bununla beraber aynı sözcük Pers sözcüğü ile değişmeli kullanılabilmektedir (bu formu Arapça ve Farsçadan alınmıştır). Diğer yandan fâris, eski Türkçeye Arapça üzerinden geçmiş ve atlı anlamına gelen bir sözcüktür. Farisi ise İranlı, farslı anlamındadır. “Efendi, bunun şimdi sırası mıydı?” ya da “Bu sence komik mi?” diyorsanız, ben de onu demek istiyorum: “Bu sence komik mi?”

Ayrıca sen bana bakma, fars eder her fırsatta fârisî fâris…



Yorum bırakın

samanaltı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin